20 Aralık 2008 Cumartesi

Konyaspor 1 Fenerbahçe 2


Dün, gün içinde sürekli hareket halindeydim. Sabah önce Kartal'a, ordan Feneryolu'na okula, okuldan Beşiktaş'a, sonrasında aynı yolu izleyerek Gebze'ye geldim. Keyifli bir gün geçirdim, hatta 5554446 nolu bir de piyango bileti aldım. Akşam da maç var, oh daha ne isterim ki. Eve geldim, yemekte de domatesli makarna. Dedim bu kadar mı keyifli bir gün olur... Telefonu kapatım yemek sonrası maç ortamına kuruldum. Oktay Derelioğlu'nu yorumcu olarak ekranda görünce bütün güzelliklerin birarada olamayacağını anladım. Sonra sahayı gördüm, inceden sisli, karanlık gibi. Akabinde de futbolcuları, beyaz bayrak formalarla. Her ne kadar beğendiğim bir forma olsa da maçlarda Fenerbahçe'ye benzetemiyorum takımı, zaman zaman maçtan kopuyorum. Neyse maç başladı. Bu şartlarda maça alışana kadar 15 dakika geçti. Ekranda keyifli bir şeyler de yoktu. Tam anlamıyla 20 kişi bir topun peşinden koşuyordu. Hatta 20'si bile koşmuyordu. Ekrandaki soluk görüntüyle bütünleşen bu ortam leblebi tadındaydı. Tek tek futbolculara değinmek istemiyorum, oynamaya niyetleri yoktu pek. Belki biraz mevkisini bilmediğim Uğur...

Takip eden dakikalarda bir serbest vuruş kullanıldı. Top, Konya kalecisiyle Önder arasında tilt oldu ve kaleye girdi. Ben sevindim, Kuddusi durdurdu. Ben oturdum, Kuddusi gol verdi. "El mi, değil mi, el gibi, değil gibi, ama sanki koltukaltı gibi de..." diyip durduk babamla. İkinci gol olunca unuttuk gitti. Güiza'nın asisti 10 numaraydı bu ara. Devre arasında maçı aldık heralde dedim. Konya'nın da oynayası yok gibiydi pek. Aslında maç öncesinde çekindiğim bir Giray Bulak faktörü vardı. Heralde bu sene etki etmeyecek diyordum ikinci yarının başlarında. Veysel'in ağları delen golüne anlam veremedim ben de. Auta çıkan topu birisi almış seviniyor, bizimkiler de üzülüyorlardı. Hatta hakem gol verdi, bizimkiler üzülmeye devam etti. Meğerse Veysel ağları delmiş iyi oynadığı maçta. Sonra başladı sıkıntı dakikalarım. Bir takım 35 dakikayı topu uzaklaştırarak geçirebilir mi diye merak ediyordum, geçirdi. Ama abartısız tam 35 dakika topu ceza sahasının önünde alarak ileri vurdu futbolcular. Konya'nın kısıtlı atakları bu karı eritemedi ama. Beşiktaş karşısındaki Ankaraspor bizi böyle yakalasa halimiz nice olurdu diye düşünmeden edemedim. Sonra maça dönüp kendime sıkıntılı bir totem buldum son 10 dakikada. 30 saniyede 1 ne kadar kaldığını düşünüyodum. Maçı 30'ar saniyelik periyotlarla atlatma yoluna gittim, çünkü cidden herhangi bir dakika takıma güvenemedim bugün. 4 dakika duraklamayla beraber 14 dakikayı 28 tane 30 saniyelik periyot olarak yaşadım. Ama itiraf etmeliyim, son 1 dakikayı biraz boşladım. O dakika top bize geçti ve birkaç pas yaptık çünkü. Evet sadece o dakika paslaşabildik ikinci yarıda. İki tarafı da kutluyorum diye klasik bitirmek istiyorum ama içimden gelmiyor. Neyse ki bir de derbimiz var bu hafta...


Son olarak aklıma gelmişken maçın yardımcı hakemi Nihat Mızrak için 2 cümle söylemek isterim. Bu yazıda söylemezsem bir daha aklıma gelmez, fırsatı da gelmez. Bu adamın halini, tavırlarını çok beğeniyorum. Köşe gönderinden sahaya hakim, itiraza niyetlenen futbolcuyu inceden babacan sert tavrıyla kırmadan bertaraf ediyor. Adını da bugün öğrendim. Bravo kendisine...

Hiç yorum yok: