talento etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
talento etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ağustos 2011 Pazartesi

Konferans; Çıkış Tüneli

Memlekette 1 ayı aşan süredir futbolda şikeden başka konuşulan birşey yok. Yıllar öncesinin bir reklamı vardı "ağzı olan konuşuyor" diye. O kadar doğru bir slogandı ki deyim olarak dilimize yerleşti desek yeridir.
Önümüzdeki çarşamba günü global şike gerçekleri üzerine bir konferans var. Konuşmacılar şükür yabancı. Şikenin göbeği İtalya'dan Andrea Di Carlo ve Olivero Beha, Şike kitabının yazarı Dr. Declan Hill ve Liverpool Üniversitesi akademisyenlerinden Dr. Rogan Taylor. Mehmet Baransu'lu Telegol'ün yerini pek tutmaz ama(!) yine de katılmak isteyen muhakkak vardır.





27 Nisan 2011 Çarşamba

3


Bugün kötü bir gündü, ondan dolayı az kalsın unutuyordum. Geç de olsa blogun 3 yaşını kutlamış olalım. Gönül isterdi ki pasta keselim. Türkücü tadınca "bizi sizler var ettiniz sevgili okuyucular" desem yeterli olur mu bilmem?
Girene-çıkana teşekkür ederiz. Büyüklerimin ellerinden, küçüklerimin gözlerinden öpüyorum.

11 Ocak 2011 Salı

El Bombastico: Ayazma - Neurosport


Gazoz Ligi fikstürü çekildiği anda iki tarafın ilk baktığı şey, birbirleriyle ne zaman oynayacakları oldu. Bu sebepten 8. haftanın önemi sonuçtan bağımsız olarak diğerlerinden farklıydı. Bu önem de son birkaç günde kendini ziyadesiyle gösterdi.

Öncelikle Bağış Erten'in haftasonundan başlayarak, normalde pek de sık kullanmadığı Twitter ortamında esip gürlemesi, sonrasında beklediğinin ötesinde gelen karşı ataklar, maçı bugüne kadar olduğundan çok ayrı bir havaya soktu. Özellikle Twitter kullanıcıları, Bal Porsukları'nın 2 gün boyunca sürdürdüğü kollektif PR çalışmasından haberdarlardır. Henüz haberdar olmayanlar ise Neurosport cephesindeki gelişmelerin kronolojisini, takımın resmi sitesinden takip edebilirler.

Pazar akşamından bu yana Neurosport'a gelen destekler hiç anımsanacak düzeyde değil. İlk olarak Mehmet Demirkol'un desteğini alan Neurosport, ilerleyen saatlerde bu kitleye Sine Büyüka, Burcu Esmersoy, Tuğba Dural, Ercan Taner, Irmak Kazuk, İbrahim Kutluay, Kaan Kural, Genco Boran, Murat Demiryas, Fuat Akdağ ve Efes Pilsen Basketbol Takımı'nın da
katılımıyla tahmin edilenin çok daha üzerinde bir desteğe sahip oldu. Son olarak gün içinde Banu Yelkovan, Uğur Vardan, Bener Onar ve Kanat Atkaya'dan gelen destek mesajları, zaten endişeye kapılmış olan Ayazma'nın, ne kadar büyük bir taşın altına girdiklerini farketmesini sağladı.





Günün önemli sürprizleri ise maçı Eurosport Türkiye'nin ve Sporx'in El Bombastico'yu haber yapmaları oldu. En enteresanını ise sona bıraktık tabi. İsmail Şenol ve Onur Erdem'in yoğun uğraşları, Efe Uysal ve Mert Aydın'a 1-0-2 stüdyosunda maçı yorumlattı. Uzmanların görüşü 0-0 biteceği yönünce ama uzmanlar da yanılır.

Bu akşam coşkuyu bizimle yaşamak isteyenler saat 23:00'de meşalelerini kapıp Fulya Şan Ökten Tesisleri'ne gelebilirler...



Let's go Honey Badgers!!!

27 Kasım 2010 Cumartesi

El Clásico Party


Sezon başında liglerin fikstürleri çekilirken gözlerin ilk aradığı haftadır Real Madrid-Barcelona haftası. Aylar öncesinden ajandalarda bu maçın günü işaretlenir, başka bir programla çakışmasın diye. Pazartesi sendromunu şölene çevirecek bu geceyi de en güzel şekliyle yaşamak gerekiyor tabi.

Çoğu kişi kendince irili ufaklı programlar yapmıştır maçı izlemek için. Eğer hala yapmayanlar varsa kendilerine bir öneri niteliğindedir bu yazı. Her ne kadar İspanya'da 81 sinema salonu El Clásico'ya hizmet etse de, bizim ülkemizde de bir kaç yerde açılacak perdeler vardır elbet. Pazartesi akşamı, malum saattin 1 saat öncesinden itibaren Taxim Live'da bir El Clásico Gecesi düzenleniyor. Taraftarlar otobüs mü kaldırır, münferit mi gider bilmem ama her iki taraf da burada bulunacak. İçeri giriş 10 TL, bir içki ücretsiz, biletler de biletix'de

17 Kasım 2010 Çarşamba

Derbi Nedir?


Aşağıdakilerden hangisi derbi değildir?

Bursaspor – Kocaelispor

Galatasaray – Trabzonspor

Fenerbahçe – Kasımpaşa

* * *

Show TV'de yayınlanan 'Bir Milyon Canlı Para' adlı yarışmanın sorusuydu bu akşam… Soru sonrası çevreyle girilen diyaloglardan farklı fikirler çıktı. Sorunun hatasız olduğunu düşünen de vardı tüm şıkların hatalı olduğunu düşünen de. Ben de hazır burdan konu açılmışken “derbi nedir/ne değildir?” konusuna fikir yürütmeye çalışacağım. Şunu da belirtmek isterim ki bu yazının amacı bahsi geçen programı eleştirmek değil, açılan derbi muhabbetine yorum getirmektir.

Öncelikle soruya sözlük tanımıyla ya da ülkede kabul gören anlamıyla yaklaşıldığında net sonuç çıkmıyor. Sözlüklere gore aynı şehirlerin takımları arasında oynanan karşılaşmalar derbi olarak kabul ediliyor. Buna gore Galatasaray–Trabzonspor ve Bursaspor–Kocaelispor derbi olmaktan çıkıyor. Ülkede kabul gören anlamına bakıldığında ise Galatasaray–Trabzonspor şıkkı derbiye yaklaşıyor ama diğerleri yanından geçmiyor.

Yarışmayı seyrederken ev ortamında fikir yürüttük haliyle ve bana gore doğru cevap, yani derbi olmayan seçenek Fenerbahçe–Kasımpaşa maçıydı. Bu tamamen soruyu hatasız olarak ele almaya çalışarak yürütülmüş bir mantıktı. Benim ele aldığım kriter denklik ve rekabetti bu noktada. Sorunun cevabı açıklandı; soruyu hazırlayanlara göre Galatasaray–Trabzonspor ve Fenerbahçe–Kasımpaşa derbi olarak kabul edilmişti. Ama ben bir Fenerbahçeli olarak bugüne kadar seyrettiğim hiçbir Kasımpaşa maçında bu hisse kapılmamıştım.

‘Derbi’nin aynı şehir takımlarının maçına verilen ad olduğunu düşünenlerin sayısı oldukça yüksek. Ama bu konuda dikkate alınmayan bir ayrıntı var. Derbiler çoğunlukla aynı şehrin takımları arasında olur ama aynı şehrin takımları arasındaki bütün karşılaşmalar derbi değildir. Zira derbinin bir evveliyatı, bir mazisi ve bir hikayesi olur. Tarihlerinde sadece 5-6 kez karşılaşmış 2 takımın maçı aynı şehirden oldukları için derbi kategorisine girmez. Örneği geliştirecek olursak daha once karşı karşıya gelmemiş 2 takım bir kupa mücadelesinde denk düştüyse, sırf aynı şehrin takımları oynuyor diye derbi diyemeyiz bu karşılaşmaya.

Benim için derbinin bir başka kaidesi ise tarafların birbirini umursamasıdır. En basitinden derbi tarafları birbirinin başarısızlığını kovalar. Bir Fenerbahçe taraftarı, Galatasaray ligde başka bir takıma yenildiğinde mutlu olur. Ama Kasımpaşa veya İstanbul BŞB için aynı şeyi hissetmez, umursamaz çünkü. Tabi rakibi küçümsediğinden değil, mazileri olmadığından…

Aynı şehrin takımı olmayan derbiler de mevcuttur bilindiği üzere, dünyanın her yerinde. İki büyük takımın mücadeleleridir bunlar çoğunlukla. Birbirine denk, mücadele içindeki 2 takım da olabilir tabi. Burada yaklaşım devreye girebilir. Bir Juventus – Milan maçını derbi kabul etmeyeni de anlarım, derbi diyeni de... Bence derbidir. Ama bir önceki tanımdan yola çıkıp “Fenerbahçe – Libadiyespor derbidir” demesin kimse bana… ya da desin...

Neticede derbi güzel maçtır, heyecan yaratır ve izlenir. Evveliyatı, hikayesi veya rekabeti olmalıdır. Bir maç derbi olarak nitelendirilirken altına “Aynı şehrin takımları” tanımı yerine 2 satır hikaye iliştirilsin.

22 Eylül 2010 Çarşamba

Home Run!


Fotoğraf Amerikan Major Beyzbol Ligi takımlarından Chicago White Sox'ın bir maçından. Havai fişekler ise zafer kutlaması değil. Bir oyuncunun topu sahanın dışına göndermesine "home run" diyorlar ve maç esnasında yapılan her 'home run' sonrası fişekler ateşleniyor. Bizde de dağlara taşlara vurulan toplar için böyle bir gelenek oluşturulsa sektör bayram eder...

4 Ağustos 2010 Çarşamba

Kiev, Kezman, Young Boys, Gyan


Sene 2006... Fenerbahçe Daum'la ligin son haftasında Denizli'de elindeki şampiyonluğu kaçırmış. Dolayısıyla direkt olarak gideceği Şampiyonlar Ligi'ni de. Ön elemede eşleşilen takım Dinamo Kiev. Lokum gibi olmasa da fena kura değil diyoruz. Kaçan şampiyonluk sonrası Daum'un yerine idealist bir stajyer olan Zico getirilmiş. Memnun olanı var, olmayanı var. O dönem takımda bir de Anelka belirsizliği var. Fransız forvet mutlu olmadığını ve gitmek istediğini gizlemiyor. Ama ön eleme maçları öncesi durumda bir hareketlilik yok. 'Tur geçilsin, bakarız' düşüncesinde yönetim. Tur geçilemiyor, Fenerbahçe UEFA Kupası'na kalıyor. Hemen akabinde bir sabah duyuruluyor transferler. Fenerbahçe'nin yeni forveti Mateja Kezman. Deivid de Souza ve Edu Dracena da beraberinde geliyor. Fenerbahçe yönetimi gerek duyulduğunda ne kadar hızlı ve iş bitirici olabileceğini gözler önüne seriyor.

Bugünün ise yukarıdaki paragraftan pek farkı yok. Sene 2010... Denizlispor yerine Trabzonspor, Zico yerine Aykut, Anelka yerine Güiza, Dinamo Kiev yerine de Young Boys'u koyuyoruz. Daum'a ise dokunmuyoruz...

Birebir örtüşen bu hikayelere tesadüf mü dersiniz tekerrür mü bilemem. Bana göre alınmamış bir ders. Eninde sonunda yapacağını bildiğin transferi haftalar sonrasına sarkıtırsan sonucun pek önemi kalmıyor. Fenerbahçe'nin yapacağı forvet transferi için yorumum nettir; kötü transfer. Kimi getireceğinin önemi yok. Niang da olsa Gyan da olsa Anelka da olsa kötü transfer. Hazırlık kampına yetişmemiş transfer eksik transferdir. İlk maçlara yetişmeyen transfer ise her halükarda kötü transferdir. Transferin başarısını isimlerden çok yapılış şekli ve süreci belirliyor. Takip eden birkaç günde üstüste duyurulan transferlere de tanık olabiliriz, yıldız bir forvet isme de. Ama şu andan itibaren Güiza ile yola devam edilecek deseler kızmam ve yadırgamam. Zira şu ana kadar süreç bu doğrultuda işledi. Kaldı ki Gyan için dolaşan 16+ milyonluk teklif iddiaları var. Eğer doğruysa cidden tercihim Güiza'dır bu hiçbir dayanağı olmayan transferin yanında. Gyan'a 4 maç iyi oynadı diye 16 milyon vermek yerine başka bir futbolcuya saçları güzel diye 10 milyon verilsin. Zararın neresinden dönüldüğüne bakarım artık. Harcanan parayı ve zamanı düşünmekten de sıkıldım. Öyle ki sırasıyla Senna, Poulsen ve Gyan'a harcanan zamanda sıfırdan futbolcu yetiştirilirdi.

Herneyse, neticede kaçan trajik şampiyonluk, yakınından geçilemeyen Şampiyonlar Ligi macesarı ve başarısız birkaç transfer öyküsü kaldı elde. Bu dakikadan sonra bize tarihin tekerrürünü bir yıl daha devam ettirip önümüzdeki yıl bir Şampiyonlar Ligi çeyrek finali getirmesini ummak kalıyor...

17 Temmuz 2010 Cumartesi

FB-GS Derbisinin Skorunu Bilene BONUS'tan Forma Hediye


21 Temmuz çarşamba günü Fenerbahçe ve Galatasaray Borussia Park da hazırlık karşılaşmasında karşı karşıya geliyor. BİY blogları olarak da bu maça özel forma hediyelerimiz varmış. Biz de bu formalardan sarı-lacivert olanını 1 okuyucumuza hediye ediyoruz. Yapmanız gereken şey tahmin ettiğiniz skoru ve golü atanlardan 1 tanesini yorum kısmına yazarak, ilk bilen olmak. Kendi tahmini yazıp örnek teşkil edeyim;
FB 3 - GS 1
Gol; Alex

Fenerbahçe Bonus;
Galatasaray Bonus;

Ayrıca Tribün Dergi üyeleri yarışmaya oradan da katılıp şanslarını arttırabilirler; http://www.tribundergi.com/forum/viewtopic.php?f=1&t=67551&st=0&sk=t&sd=a

23 Haziran 2010 Çarşamba

Tek Yürek Arjantin


Fotoğraf Arjantin semalarından. Oralarda her kesim inanmış şampiyonluğa.
Köpek ise inandırılmış mı yoksa inanmış mı bilemedim...

20 Haziran 2010 Pazar

Guaraniler'in Zafer Yolculuğu: Paraguay

Bu yazı ntvspor.net bünyesindeki Falso projesi için yazıldı ama grup maçlarına yetişemediğinden daha fazla gecikmesin diye buradan yayınlıyorum.

* * *

Güney Amerika’nın tam ortasındaki bu küçük ülke bölgedeki bir çok rakibi gibi “tam bir futbol ülkesi” olarak anılmasa da futbol anlamında muadillerine kıyasla yaklaşık 100 yıllık bir süreçte futbol standardını korumuş ve başarısını belli bir düzeye sabitlemiş bir ülkedir. Paraguay, milli takım düzeyinde, halkına başarı tattırmaya alışık bir ülke denebilir. Tek sorun bu başarıyı dünya kupaları düzeyine taşıyamamaları. Katıldıkları 7 dünya kupasından 3’ünde ikinci tura yükselebilmiş olmalarına karşın, kırmızı beyazlılar kıtalarında şahlanıyor genellikle. Copa America’da 1953 ve 1979’daki şampiyonluklarının yanı sıra 5 ikincilik ve 6 üçüncülüğe sahip olduklarını belirtmeden geçmemek lazım. Yani buradan ulaşmak istediğim sonuç şudur ki; bu ülke kıtasını seviyor. Bir başka deyişle, Güney Amerika sınırları dahilinde her noktayı kendi eviymişçesine değerlendirebiliyor.



Kabuğu kırma yolunda...


Denize kıyısı olmayan Paraguay’da çocuklar, diğer Güney Amerikalılar gibi kumsalda tanışmıyor futbolla. Taşrada edindikleri futbol sevgisi sert futbollarının en belirgin işaretçisi. Kıtadaki rakipleriyle, dünya futboluna kazandırdığı yıldızlar açısından yarışamadığı kesin. Fakat yıldızlar karması rakiplerini teknik ve güçlü futbolcularıyla en çok uğraştıran futbol takımı olmayı beceriyor kırmızı beyazlılar. Uzun yıllar boyunca en önemli yıldızı kalecisi olan Paraguay, son yıllarda Avrupa piyasasında değerlenen futbolcularıyla dünya kulüpleri tarafından daha çekinilir bir hal aldı. Yıllarca ülkenin bayrak oyunculuğunu golcü kalecisi Jose Luis Chilavert yaparken bugün Paraguay denilince Roque Santa Cruz, Oscar Cardozo, Palolo da Silva, Nelson Valdez ve Lucas Borrios gibi bir çok önemli isim bir çırpıda sayılıyor.


Takımın F Grubu’ndaki şansına bakacak olursak, bana göre oldukça yüksek. Bu hem teknik hem mistik açıdan mümkün görünüyor bana. Açılış maçında, denk sertlikte geçecek maçta grubun mutlak favorisi İtalya’dan alınacak puan Paraguay’a gruptan çıkma yolunda önemli avantaj sağlayacaktır. Zira Güney Amerika elemelerinde Brezilya ve Arjantin’e karşı aldığı galibiyetler olası bir İtalya zaferini sürpriz olmaktan çıkarmaktadır.


Bir de olayın totem yönü var tabi. Daha önce de belirttiğim gibi, Paraguay geçmişte katıldığı 7 dünya kupasının 3’ünde ikinci tura yükselebildi. Başarılı olunan bu 3 turnuva 1986, 1998 ve 2002’de üç farklı kıtada düzenlenmiş ve Paraguay Amerika, Avrupa ve Asya kıtalarında ikinci tura yükselme başarısını göstermişti. Bu sene de Afrika’da düzenlenen turnuvayı boş geçmek istemeyecekler tabi ki. Zira Afrika’da bir daha bu şansı yakalayabileceklerinden emin değiller. Şahsen sırf bu sebeple bile Paraguay’ı destekleyebilirim. Gerçi Paraguay’ı desteklemek için neden bulmak zor değil. Kabuğunu kırmaya çalışan gayretli futbolu ve sempatik oyuncuları Paraguay’ı sevmeye yeterli nedenlerdir. Ayrıca Güney Amerika’nın sert yüzünü bize gösterdiği için benim açımdan ayrı bir çekiciliğe sahiptir Paraguay.



Analiz


Arjantinli teknik adam Gerardo Martino takımın genelinin tecrübeli oyunculardan oluşması nedeniyle taktiklerini aktarmakta fazla zorluk çekmemekten memnun. Güney Amerika elemelerinde, maçların tamamına yakınında takımını klasik 4-4-2 taktiği ile sahaya süren Martino’nun forvet hattında her rakibe karşı güvenebileceği 3 tane oyuncusunun olması en önemli avantajı. Santa Cruz, Cardozo, Barrios üçlüsünün birbiriyle uyumlu oyunları forvet rotasyonunda hocanın işini kolaylaştırıyor. Martino’nun nadiren değiştirdiği taktiği takımın gole ihtiyaç duyduğu zamanlara denk geliyor. Rakibe göre takımını sahaya 4-3-1-2 dizilişiyle süren Martino, Santa Cruz’u ikinci santrafor olarak kullanmayı tercih ediyor.


Orta alanda kanatları etkili kullanabileceği oyunculara sahip Paraguay. Özellikle sol kanatta görev yapan Aureliano Torres’in koridorun tamamında etkili bir şekilde oynayabilmesi, kadronun daha opsiyonel bir hale gelmesini sağlıyor. Gerardo Martino genellikle bu oyuncuyu sol açık olarak sahaya sürerken arkasında defansif yetenekleri daha belirgin ve daha tecrübeli bir oyuncu olarak Claudio Morel’i tercih ediyor. Takımın asıl sorun yaşadığı alan ise sağ kanadı. Martino bu alana, sol kanatta olduğu gibi oyunu çift taraflı oynayacak bir ikili oturtamıyor. Sağ kanatta oynayan Enrique Vera ve Carlos Bonet ikilisi defansif anlamda birbirini tamamlayamadığı için, güvenliği elden bırakmama namına bu kanattan yeterince pozisyon üretemiyor takım. Gerargo Martino bu duruma çözümü, o bölgeye yakın oynayan bir sağ iç oyuncusunu kadroya monte etmekte buluyor. Bu isim ise takımın kilit oyuncularından 25 yaşındaki Victor Cáceres.


Defansta ise Paraguay’ın güvendiği isim Paulo da Silva. Güney Amerika elemelerinde CONMEBOL Altın 11’ine girmeyi başaran, 2008 ise yılında Meksika Ligi’nin en değerli oyuncusu seçilmiş deneyimli bir stoper Paulo da Silva. Tandemde takımın güvendiği bir diğer isim ise soğuk kanlı oyunuyla defans hattını organize edebilen bir isim olan Dario Veron. Bu ikilinin arkasında bekleyen 2 isimden biri defansif anlamda joker niteliğinde bir oyuncu olan Denis Caniza. 35 yaşındaki tecrübeli oyuncu defansın her bölgesinde oynayabildiği gibi ihtiyaç duyulması halinde defansif orta saha olarak da görev yapabiliyor. Mevcut kadroda 95 kez milli olarak takımın en tecrübeli ismi konumunda olan Caniza, teknik ekibin de kritik anlarda en güvendiği isim. Bu bölgenin bir diğer yedepi ise Antolin Alcaraz. Club Brugge’den Wigan’a transfer olan oyuncu Paraguay’lı taraftarlar tarafından oldukça seviliyor. Kendine güveni üst seviyede olan oyuncuyu topla birlikte ani çıkışları neticesinde her an rakip kale civarlarında görmek mümkün olabiliyor. Milli takımdaki tecrübesizliği (5 maç) ise kadroda sık yer bulamamasının temel nedeni olduğunu düşünüyorum.



İkinci Adam Portresi: La Pantera

Paraguay takımının etkili forvet hattıyla rakiplere önlem aldırdığı bilinen bir gerçek. Bu hatta ise Avrupa’da ciddi derecede isim yapmış iki oyuncu mevcut: Oscar Cardozo ve Roque Santa Cruz. Fakat bana göre takımın yardımcı erkek oyuncusu, bu iki esas oğlanın yanında takımın temeltaşlarından olmayı başarmış Lucas Barrios’dur.


Arjantinli bir babayla Paraguaylı bir annenin çocuğu olarak Paraguay Milli Takımı’nı seçmiştir kendisi. Şili’de Colo-Colo takımında oynarken 42 maçta attığı 39 golle önce Şili’de ‘La Pantera’ lakabını alan Barrios, sonrasında Avrupa’nın ilgisini çekmeyi başardı. 26 yaşında transfer olduğu Borussia Dortmund’da da sivrilmeyi başaran yetenekli forvet, avantajlı fiziğiyle milli takımın da daimi oyuncularından olmayı başardı. Oscar Cardozo ve Santa Cruz gibi iki isimle yarıştığı düşünüldüğünde, as kadroda yer edinmiş olmasının önemli bir aşama olduğunu söyleyebiliriz. Barrios’un 1,88’lik boyuna rağmen hareketli bir forvet olması rakiplerinin işini oldukça zorlaştırıyor. Hava toplarındaki hakimiyeti ise kanatlardan etkili oyunculara sahip milli takımında daha da kıymetleniyor. Teknik direktör Gerardo Martino’nun son hazırlık maçlarında kendisini forvet rotasyonunun sabit ismi olarak değerlendirdiğini de eklemek gerek.



Kuvvetli Mevki: Defans

Takımın tanınan yıldızlarının hücum hattında oynadığı doğru. Bu nedenle kuvvetli mevki seçimini yaparken biraz tereddüt ettim. Fakat Paraguay’ın rakip takımlara zorluk yaşatan yönü savunmadaki takım bütünlüğü. Aslında defansı tek başına kuvvetli mevki olarak göstermek doğru olur mu bilmiyorum. Zira takım halinde savunmayı iyi beceren bir takım Paraguay. Orta alanda oynayan oyuncuların bir çoğunun defansif özelliklere sahip olması, kanat oyuncularının yeri geldiğinde bek olarak görev yapabilmesi ve hücum oyuncularının top rakipteyken baskılı oyunu takımın savunma bütünlüğüne katkıda bulunan etkenler.


Tabi bu takım savunmasında defansın göbeğinde görev yapan Paulo da Silva ve takımın tecrübeli kaptanı Denis Caniza’nın yönlendirmelerinin önemi büyük. Zaten genel olarak yaş ortalaması belli bir düzeyin üstünde olan takım defansif anlamda kritik riskler almadan tedbirli bir oyun oynamayı tercih ediyor.



Kişisel 11

Justo Villar: Kalecilik tecrübe işi, şimdilik takımda tek adam.


Claudio Morel: Mevkisinde en iyi alternatif, kafası rahat onun için.


Paulo da Silva: O yoksa sorun var.


Denis Caniza: Paraguay’ın Maldini’si. Her defansa lazım.


Dario Veron: Gerardo Martino uyan, sağ bek sinyal veriyor. Kullan bu adamı.


Aureliano Torres: Koridoru aşındıracak bu çocuk.


Cristian Riveros: Gürbüz bir delikanlı, Martino da aynı şekilde düşünecektir.


Victor Cáceres: Kilit adam, olmazsa olmaz.


Santa Cruz: Paraguay’ı sevme nedenlerinden, izlemezsek üzülürüz.


Lucas Barrios: Uğruna Cardozo’yu kestim, çok şey bekliyorum bu çocuktan.



Teknik Direktöre Mesaj:


Gerardo Martino efendi, şimdi iyi dinle beni. Sen de biliyorsun ki bu takımda potansiyel var. Ama çok kişi farkında değil bu potansiyelin. Hatta hafife alanlar bile var. Neymiş, takımın büyük bölümü Amerika dışına çıkmamış... İlk maç çok önemli. Bilirsin, İtalya direkt adapte olamaz turnuvaya, sonradan açılır. İyi değerlendirin bunu. İlk maçta alacağınız 3 puan (ki ben inanıyorum) sizi grup liderliğine taşıyacak. Liderlik önemli. Olası bir ikincilikte birden Hollanda ile burun buruna gelirsiniz. İyi takımsınız ama Hollanda da fena değil, erken karşılaşmasanız daha iyi sanki.


Bir de ricam var Dario Veron konusunda. Defansın göbeğinde başarılı bu adam, hemfikirim. Ama sağ bek alarm veriyor. Oradaki oluğu tıkayacak adam Dario Veron’dur. Hem Caniza gibi bir adamın var ki bırak son turnuvasında sahada olsun. Takım O’nu gördükçe kendine güvenecektir.


Bir de sana iyi bir haberim var. Ülkemdeki üst düzey birkaç totemciyle görüştüm, Paraguay için iyi şeyler düşünüyoruz. En zorlu derbiler için hazırladığımız totemleri bu yaz size tahsis ediyoruz. Sen de idmanda oyuncularınla konuş. Hep taktikle olmaz bu işler. Totemlerini eksik etmesinler, sen de öyle...


Son olarak yine söylüyorum; kazanacaksınız, kazanmak için uğraşacaksınız. Amma netice ne olursa olsun siz benim gönlümde hep kazandınız, hep şampiyonsunuz... ve öyle kalacaksınız... Allah yardımcınız olsun!



Takımın Abisi & Çaylağı: Denis Caniza & Rodolfo Gamarra


Takımın abisi de çaylağı da net. Abisi, milli takım tecrübesi en fazla olan 35’lik kaptan Denis Caniza: takımın güven kaynağı, joker adamı.


Çaylağı ise herkesin 25 yaş üstünde olduğu 23 kişilik kadronun tek genç üyesi. 21’lik Rodolfo Gamarra. Henüz 2 kez milli formayı giymiş bir hücum oyuncusu. Takımdaki rakipleri zorlu isimler ama onlardan öğreneceği çok şey var.



Rakiplere Mesaj:


Siz Cardozo ve Santa Cruz’a odaklanmışken gerideki 9 kişilik ekibin kuyunuzu kazabileceğinizi biliyor muydunuz?



Bunları Biliyor musunuz?


  • Fransa’nın Evian kentinde dünya kupası hazırlıklarını sürdürürken kaldıkları otelde Paraguay Milli Takımı’nın kasası soyuldu ve 110 bin Dolar’ı çalındı.

  • Takımın forvet oyuncularından Salvador Cabanas geçtiğimiz aylarda, futbol hayatını sürdürdüğü Meksika’da bir barda başından vuruldu. Hayati tehlikeyi atlatan Cabanas’ın futbol kariyerine devam edip etmeyeceği henüz açıklanmadı.

  • Takımın teknik direktörü Gerardo Martino, geçtiğimiz sene yapılan bir internet oylamasında en çirkin teknik direktör seçildi.

  • Paraguay Milli Takımı’nın lakabı olan ‘Guaraniler’ milli takım için biçilen değeri yansıtmaktadır. Guarani Paraguay’ın para birimidir.

  • 1934’te Paraguay ve Bolivya Chaco Savaşı’nda ağır çatışma halindeyken Paraguay Kızılhaçı’nın yaraları sarmak için başvurduğu yol futbol oldu. Kurduğu takımın Arjantin ve Uruguay’da yaptığı maçlardan elde ettiği yüksek geliri iki tarafa yardım amaçlı kullandı.



İyi & Kötü Senaryo

Paraguay Milli Takımı için iyi ve kötü senaryonun sınırları keskin. Daha önce 7 kez katıldığı dünya kupalarında 4 kez ilk turda elenirken, 3 kez ise gruplardan çıkma başarısını gösterdi. Bu nedenle Paraguay için öncelikli hedef –dolayısıyla iyi senaryo- ikinci tura yükselmektir. Fakat bana sorarsanız potansiyelleri bu hedefin daha üstünde. Lider çıkma olanağı olan bu gruptan çıkamaması ise mutlak kötü senaryo olur.

* * *

Kadro:

Mevki Doğum Tarihi Kulüp Milli Maç Gol
Kaleci 30/06/77 Real Valladolid 71
Defans 26/06/79 UNAM 27
Defans 02/02/78 Boca Juniors 25
Defans 29/08/74 León 95 1
Defans 05/10/79 Atlético Mineiro 59 2
Defans 02/10/77 Olimpia 30 1
Forvet 20/05/83 Benfica 29
Orta Saha 15/07/84 Atalanta 47 1
Forvet 16/08/81 Manchester City 66 21
Forvet 08/11/87 Pachuca 12 1
Orta Saha 19/10/81 Wolfsburg 21
Kaleci 16/06/81 Cerro Porteño 2
Orta Saha 10/03/79 Atlas 25 2
Defans 01/02/80 Sunderland 67 2
Orta Saha 25/03/85 Libertad 25
Orta Saha 16/10/82 Cruz Azul 45 8
Defans 16/06/82 San Lorenzo 25 2
Forvet 28/11/83 Borussia Dortmund 38 9
Forvet 13/11/84 Borussia Dortmund 3 3
Orta Saha 07/10/84 Argentinos Juniors 3
Defans 30/07/82 Club Brugge 5
Kaleci 20/04/76 Independiente Medellín 18
Forvet 10/10/88 Libertad 2

2 Haziran 2010 Çarşamba

Schuster Gelirse...


Gelmeme ihtimali var mı bilmiyorum. Menejeri sözleşmenin imzalandığını söylüyor. Beşiktaş henüz doğrulamadığından bu temkin. Yine de biz geliyormuş gibi değerlendirelim. Beşiktaş sağ gösterip sol vurmanın büyüğünü yapmak üzere. Sen git, Mustafa Denizli ile sözleşme yenile, Quaresma transferini kovala, aynı gün içinde Schuster haberi çıksın.

Öncelikle Mustafa Denizli'nin gidişini tartışmak lazım. Geldiği sezon beklenmedik bir özgüvenle Beşiktaş'a 2 kupayı kazandırdıktan sonra misyonunu tamamlamış bir hoca olarak ayrılmak istediğini belirtmişti Mustafa Denizli. Zaten sözleşmesi de sezon sonuna kadardı. Fakat Yıldırım Demirören'in ısrarı üzerine 1 sene daha kalmayı kabul etti. Buraya kadar her şey gayet normal. Ama bir sonraki adım enteresan denebilir. Bu sezonun sonunda ise Beşiktaş yönetimi Mustafa Denizli ile sözleşme yenileme konusunda anlaştı ama Denizli futbolcuların alacakları ödenmeden sözleşmeyi imzalamayacağını söyledi. Yönetim ise maaşlarla ilgili teminat yerine yeni hoca arayışına koyuldu. Yeni hoca arayışının tek nedeni bu mudur bilmiyorum ama olayların gelişimi beni başka bir neden için ikna etmiyor. (Ben bu yazıyı yazarken Beşiktaş'ın Mustafa Denizli ile sağlık sorunları nedeniyle yollarını ayırdığı duyuruldu.)

Gelelim Schuster'e... Menejerinin söylediklerini doğru kabul edersek Schuster Beşiktaş'ta nasıl karşılanır ve ne kadar katlanılır, önemli olan bu. Öncelikle muhtemelen haberi duyan herkesin aklına ilk anda Vicente Del Bosque gelmiştir. Real Madrid'den başarılarla gelen büyük bir futbol adamı ve Beşiktaş'ta tam da başarıyı yakalamaya başlamışken gönderilmesi... Öyleyse Del Bosque nerden kaybetti ve Schuster bu kayıpları ne kadar karşılayabilir onu bir düşünelim. Türkiyede bir yabancı teknik direktör olarak, futbol geçmişiniz, futbol anlayışınız ve futbol dünyasındaki intibanız ne olursa olsun sezon başında yapacağınız başlangıç, sonrasında ne çekilde şekillenirse şekillensin kaderinize bir şekilde etki ediyor. Del Bosque ilk olarak ağır başlangıçtan kaybetti. Öyle ki başlangıçta yarattığı algı öyle etkili oldu ki gönderildiğinde ligde 11 maçlık bir galibiyet serisini devam ettiriyordu ama kupada Konyaspor'a elenmişti. Sonrasında çok konuşmazdı bu beyefendi. Hakemler veya başka dış etkenler hakkında hiç. Takımının eksiklerinden bahsederdi normal olarak, fakat normal karşılanmazdı bu. Hatta takımın kötü yanlarını spor kamuoyunun gözünün içine sokmaktan başka işe yaramazdı bu öz eleştirileri. Tabi ki sivri bir adam da değildi, efendiydi. E doğruya doğru, biraz bizden biri, Anadolu'nun bağrından kopup gelmişti adeta. Hal böyleyken gönül rahatlığıyla gönderildi de, paranın sorun edilmeyeceği düşünülerek. Tabi ters tepti, ayrı konu. Herneyse... Schuster diyorduk. Bernd Schuster, bir yabancı teknik direktör olarak bu "eksiklikleri" ne kadar karşılar?

Sondan başlayalım. Öncelikle Bernd Schuster'in şekli şemali yerinde. Buralarda algılandığı şekliyle karizmatik de diyebiliriz. Schuster'in oyun anlayışına gelince, yıllarca İspanya'da çalışmış olmasına aldanmamak lazım. Kendisi gösterişsiz ama başarı getiren Alman futbolunu çalıştırdığı takımlara iyi bir şekilde uygulayabilmiş ve bir adam. Zaten son dönemde ülkesi dışında önemli takımları çalıştıran tek Alman teknik direktör Schuster. Beşiktaş'ın da mevcut kadrosuyla aslında ihtiyacı olan biraz bu. İyi bir kadroya sahip olmasına rağmen sezon boyunca 2 maç üst üste aynı kadroyla maça başlamamış Beşiktaş'a oyun kimliği kazandırabilecek olması kendisiyle ilgili en önemli artı olur. Söylemlerine gelirsek, zaman zaman ülkemiz medya ve taraftarının kaldıramayacağı kadar dürüst olabiliyor. Zira Real Madrid'deyken ligin son haftalarında aldığı bol gollü bir Sevilla mağlubiyetinin ardından, bir sonraki hafta oynayacakları Barcelona maçıyla ilgili olarak "Önümüzdeki hafta Barcelona'yı yenmemiz mümkün değil, bu onların sezonu" şeklinde verdiği demeç Madrid ekibindeki son demeci olmuştu. Schusterin bir başka artısı ise teknik direktörlüğünün yanında futbol kariyerinin de parlak olması. Almanya'da Köln ve Leverkusen, İspanya'da Barcelona, Real Madrid ve Atletico Madrid forma giydiği kulüpler. Hem futbolcu hem de teknik direktör olarak uluslararası bir itibara sahip olan Bernd Schuster, Beşiktaş için kötü seçim değildir bana göre. Risklidir o ayrı.

Sonuç olarak Schuster gelirse takımı belli bir forma sokana kadar sabretmek lazım. Zira Beşiktaş'ın tam olarak ihtiyacı olan bu. Genel hatlarıyla kadrosu da kötü değil. Eksikleri ise bariz, tamamlanması zor değil. Gelen adamın nasıl biri olduğunu bilerek beklenirse oynattığı futbol açısından Beşiktaş taraftarının canını sıkmayacağını düşünmüyorum.

25 Mayıs 2010 Salı

Uefa Fantasy Football #5


Hatırlarsanız sene başında Uefa Fantasy Football yarışması düzenlemiştik. Şampiyonlar Liginin bitimiyle de şampiyonmuz belli oldu. İlk 3 şu şekilde;

1- CIPPOLA F.C. - Burak Kaptan - 682 puan
2- fener1503 - Emrah Çulha - 601 puan
3- DMT - İlker Yılmaz (ben) - 598 puan

Burak Kaptan'ı tebrik ediyoruz. Şaibesiz, temiz bir lig oldu. Ödül hak edene gidecek. Bize mail ile adresini yollarsa kitap ödülü için kendisiyle iletişime geçilecek.

27 Nisan 2010 Salı

Blog 2 Yaşında


2 yıldır düzenli olarak birşeyler yazmak, bunları yazdığımız için tanımadığımız kişilerden eleştiri almak, bazılarıyla dostluklar kurmak, bilmediklerimizi öğrenmek, unuttuklarımızı hatırlamak, araştırmak, okumak... Ümit'in beni gazlamasıyla kafama yatan ama düzenli yazamayacağımı bildiğimden benim de Sencer'i(talento) gazlamamla başlayan blog 2 yıldır devam ediyor. 2 yılda 3 iş değiştirip, 3 farklı sektörde çalıştım, 2 yıl önce öğrenciydim şimdi değilim, 2 yıllık süreye 5 aylık askerliği sıkıştırdım, 2 yıl önce ne izliyordum şimdi ne izliyorum, 2 yıl önce ne düşünüyordum şimdi ne düşünüyorum, 2 yıl önce nelerden hoşlanıyordum şimdi nelerden hoşlanıyorum, 2 yıl önce vs, vs, vs... Kişisel olarak 2 yılda hayatımın en çalkantılı dönemini yaşarken blogu devam ettirebilmişiz. Dolayısıyla blog da çok çalkantılı ilerledi.

Blogun müdavimi olan, bi bakıp çıkan, yorum yapan, küfür eden, google'dan yanlışlıkla gelen, kendi bloglarına ismimizi ekleyen, ekledikten sonra silen, hiç eklemeyen, blog idman yurdunu kuran, futblogları kuran, fenerblogu kuran, blogu gazeteye yazan, dergiye yazan, tv de ismini anons eden, vs, vs, vs... herkese teşekkür ederiz. Bugün 2 yılı beraber doldurduk.

Keşke Sencer (şafak 20) burada olsaydı da kafasında yumurta kırıp, una bulasaydım...

23 Nisan 2010 Cuma

23 Nisan


Mücadele olsun ama oyun çirkinleşmesin. Kavgasız, dövüşsüz geçsin kalan haftalar. Çocuklar sıkılmasın oyundan.

Mutlu bayramlar tüm dünya çocuklarına...

12 Aralık 2009 Cumartesi

Kısa Kısa Baywatch


  • Siz bu satırları okurken ben askerliğin neye benzediğini anlamaya çalışıyor olacağım. Sabah 6:20 uçağıyla Adana yolcusuyum, oradan İskenderun...

  • Adana'da beni Anadolu'dan Futbol Blog'dan Hüseyin karşılayacak. Gönül isterdi ki 1 gün vaktim olsa ve beraber Adana Demirspor maçına gidebilseydik ama bugün teslim olmam gerekiyor. Usta birliğinde izin günlerinde artık...

  • Sahil güvenlik olarak yapacakmışım askerliği. Denizlerimizde sorun olmadığını biliyordum ama bu kadar olmadığını bilmiyordum.

  • Askerlikle ilgili tartışma platformlarına baktım sonuçlar belli olduktan sonra. Denizci çıkan herkes birbirine aldıkları yeşil donların akıbetini soruyordu. Ben gittigidiyor'dan satmalarını öneriyorum.

  • Çarşamba gecesi sonucu öğrenme aşamasında yaşadığım heyecan NTV Spor'daki turuncu 'son dakika' bandını gördüğümde yaşadığım heyecana benziyordu.

  • Aralık döneminde askere gidenlerin sadece yılbaşını kaçıracakları sanılır ama ara transfer dönemi unutulur. Askerlikte kaçıracağıma en çok üzüldüğüm şeylerden biridir transfer dönemi tadı...

  • Geçen sene bugün İlker'in bana yaptığı gibi kendisini 5 ay süreyle blogda yalnız bırakıyorum.

  • Oralarda maç izleyebilme durumum ne olur bilmiyorum ama bu akşam Fenerbahçe - Ankaragücü maçını kaçırıyorum, sonucunu ne şekil öğrenirim bilmiyorum. Umarım askerlik bir serinin başlangıcı olur.

  • İnternet imkanlarından da haberdar olmadığım için tekrar ne zaman yazarım bilemiyorum.

  • Son olarak diyeceğim şudur ki saçları kestirince -aşkımızın meyvesi- Aytek'e döndüm...


görüşmek üzere...

29 Kasım 2009 Pazar

Taraftara Armağan Olsun


Bugün Fenerbahçe için bir şey yapılacak deseler, Güiza gönderilsin derim hiç düşünmeden. Nedeni ise bugünkü oyunu falan değil. Zira Semih'ten daha yetersiz değildi bu akşam. Sorun şudur ki bu adamın sürekli bir yerlere monte etmeye çalışmak Fenerbahçe'nin başına büyük işler açıyor. Fenerbahçe'ye geliş maliyeti ve 'İspanya gol kralı' etiketi -nedense- en kötü olduğu dönemde bile kendisini ilk tercih yapıyor arkasında bekleyenin kalitesine bakılmadan.

Kazım'ın yokluğunda bu akşam da benzeri bir sıkıntıyı yaşadı Fenerbahçe. Forvet seçimi yapılacakken tek başına Semih tercih edilmedi, tek başına Güiza'nın edilemeyeceği gibi. İkisini beraber sahaya sürdü Daum. Geldiği ilk dönemden beri Alex'in önünde 2 santraforla oynadığı maçlardan verim alamadığını anımsayamadı belki. (Aramaya üşenmeyenler Alex, Anelka, Nobre üçlüsüyle başlanan maçlara bir göz atsın.) Hal böyle olunca kanatsız futbolun şansını zorladı Daum. Şansını zorladı, çünkü Carlos ve Gökhan gibi rakip yarı sahada mesai harcayan beklerle oynarken savunmada kademe sıkıntısı yaşayacağı aşikardı takımın. Takım hücuma kalktığında Selçuk defansa takviye için geride kalınca zaman zaman ister istemez 3-5-2 dizilişinde izledik Fenerbahçe'yi.

İlk yarıda işler kötü gidince, Daum'dan devre arası değişikliği geldi. Fakat bu noktada 2 hatasıyla yüzleşti. Birincisi maça mevcut 2 santraforuyla başlayarak oyun içi B planını ilk dakikadan harcamış oldu. İkincisi ise gole ihtiyacı olan dakikalarda Semih-Güiza ikilisinden birine kıyamadı. Belki sistemdeki sorunun farkına varmıştı ama ilerleyen dakikalarda ihtiyaç duyabileceği silahlarından birini erkenden harcamamak adına risk oranı yüksek bir kumar denedi, tutmaması ise sürpriz olmadı.

Bu sebeplerden ötürü öncelikli olarak futbolculara kızamıyorum ben. Volkan'ın 1. dakikada yediği Akıllı TV'lik golün dışında çok eleştireceğim bir yönü yok. Konstantre değildi belki ama maçın bu duruma gelmesinin sorumlusu da değildi. Carlos ve Gökhan muhtemelen çok göze battı. Koridorda arkalarını toplayacak bir yardımcıları yoktu fakat. Kasımpaşa'nın ikinci golünde hem soldan alıp giden Cenk'i hem pası veren oyuncuyu kontrol etmeye çalışan Gökhan'a da aynı sıkıntıları diğer kanatta yaşayan Carlos'a da kızmaya gerek yok bu akşam için...

* * *

Tabi takımdaki isteksiz hal ayrı konu. Gelen mağlubiyetin tek nedeni sistem değil. Gün boyunca beklediğim maçın havasına ekran başında ben girememişken futbolcuların isteksizliğini ve futboldan uzak hallerini fark etmem de zaman aldı. FB TV'de idman izler gibiydi ilk dakikalar. Bu atmosferi bizlere sağlayanlar ise televizyon başında küfürlerini eksik etmemişlerdir takımdan. "Nerde sizin ruhunuz?" diye söylenmeyi de eksik etmemişlerdir. Tabi bunu söylerken televizyona yabancı madde fırlatmayacak kadar kendini bilir haldedirler. Bu cezaların bu suçu işleyenleri ıslah edeceğini bilsem 5 maç daha ceza verilsin derim ya, olacağı yok...

* * *

Başta bahsettiğim Güiza sorunu bundan ibaret aslında. Kendisi her halükarda değerlendirmek zorunda olduğumuz bir adam değil, vazgeçilmez hiç değil. Mevcut durumu ele alındığında yedekte oturmasını kimsenin dert etmediği Güiza'yı ben de dert etmem. Fakat teknik direktöründen yönetimine kadar oynatılması gerektiği düşünülen bir Güiza benim canımı sıkar... Son olarak Kasımpaşa'nın da hakkını vermek lazım. Fenerbahçe'nin sistemi ve maçın atmosferi değildi akşamın tek kahramanı. Kasımpaşa bu akşam muhtemelen sezonun en yüksek pas yüzdesiyle oynamıştır. 35'lik Cenk İşler ise hala iyi...

24 Kasım 2009 Salı

Freddie Mercury


18 yıl önce dün bir basın toplantısı düzenledi, bugün hayatını kaybetti...


video: the Royal Ballet - Bohemian Rhapsody (1979)

19 Kasım 2009 Perşembe

Nefret Unsuru Henry


Dün geceden beri bir Henry'den nefret furyası almış başını gidiyor. Eve geldiğimde maç yeni bitmişti ve ilk olarak yorumlardan öğrendim maçın sonucunu. Yorumlar Henry'nin güvenilmez, saygı duyulmaması gereken bir emek hırsızı olduğunu söylüyor ve ekliyordu, artık Henry insanların gözünde bir hiçti. Herkes ağız birliği etmişçesine "artız seni sevmemizi bekleme" diyordu Henry'ye. Olayın detaylarını öğrenmem zaman aldı özeti hemen izleyemediğim için. Önce Fransa'nın golünden sonra topu elle kontrol ettiğini öğrendim. Tepkilerle birbirini karşılamayan bir suçtu bana göre. Başka ne yapmış diye araştırırken mevzubahis golden sonra abartılı sevincine kızanlar olduğunu gördüm. Tabi bahsi geçen gol, uzatmalarda turu getiren goldü. Daha sonra maçın özetini seyredebildim. Enteresan şekilde öğrendiğimden fazlası olmadığını gördüm. Gol pozisyonunda Henry topu eliyle kontrol etmiş ve pası vermiş. Dört bir yanı saran anti-Henry oluşumlarının nedeninin bu olduğunu görünce daha çok şaşırdım.

Ekşisözlük ve Twitter üzerinden takip ettiğim yorumların -neredeyse- tamamı aynı fikirdeydi: artık Henry'nin sevilir bir yanı kalmamıştı. İşin daha garip olan yanı ise bunu söyleyenlere sorsan alayının Maradona hayranı çıkacak olmasıydı. Henry öfkesinin çevremdeki canlı örneklerine durumu sorduğumda ağırlıklı olarak İrlanda'nın elenmesine veya Fransa'nın tur atlamasına üzülenlerin olduğunu gördüm. Durumu ezilenin sempatikliğine yoracak olursak, ezilenin kim olduğunun önemi de ortaya çıkıyor. Arjantin karşısındaki İngiltere'nin pek ezilme lüksü olmazken Fransa karşısındaki İrlanda durumun en makul örneği olabiliyor.

Dün yaşanan olayla ilgili olarak bir de Henry'nin açıklamaları var: "Ben hakem değilim, hakemin görmediği pozisyon için gidip golü iptal et diyemem" diyor kendisi. Tıpkı golden önce faul yapan bir oyuncunun, kornerde rakibinin omzuna basıp yükselen, penaltıda pozisyonunda kendini atan oyuncunun itiraz etmediği gibi. Bütün bu hareketler kasıtlı olarak yapıldığında oyun kurallarına aykırı ve normal şartlarda yapılmaması gereken müdahalelerdir. Ama kimseyi hakem bu hareketini görmedi diye suçlayamazsınız. Bugün Henry'nin bu denli eleştirilmemesinin nedeni hakemin pozisyonu görememesidir. Kaldı ki aynı maçın uzatma dakikalarında bir penaltı pozisyonunda -bana göre- kendini yere atan Anelka'ya aynı tepkiler gösterilmiyor. Hakem penaltı çalsaydı aynı tepkiler gelir miydi bilmiyorum. Ama durumu hakemin kararının direkt olarak etkilediği aşikarken hatanın büyüğü Henry'de midir hakemde mi, sormak isterim. Netice itibariyle Henry kendisini Dünya Kupası'na götüren gole itiraz etmediği için nefret unsuru olmuştur. Bana hala garip geliyor...

Son olarak içimizdeki İrlandalıların affına sığınarak maçın sonucuyla ilgili fikrimi de paylaşmak isterim. Fransa'nın Dünya Kupası'na gidecek olmasından memnunum. Dünya Kupası benim için keyif haftalarıdır ve orada keyif alacağım takımları izlemek isterim. İzlemekten keyif alacağım futbolcular, dinlemekten keyif alacağım teknik direktör demeçleri... Fransa'da fazlasıyla mevcut kriterler. Bu nedenle Fransa'nın elenmesi beni üzerdi. Keşke daha makul bir sonuçla gitseydi Dünya Kupası'na ama yapacak bir şey yok.

10 Kasım 2009 Salı

Cefakar Maraton


Geçtiğimiz hafta askerlik münasebetiyle bu sezonki son maçıma gittim Kadıköy'de. Yakalayabilirsem son hafta Trabzonspor maçına gelme niyetindeyim. Aldığımı 2 maçlık saha kapatma cezasıyla sürpriz bir şekilde son maçım olan Steaua Bükreş maçı, uzun süre uzak kalacağım tribün hayatının cazibesini gayet iyi şekilde hissettiğim bir karşılaşma oldu. Bu cazibeyi oturup uzun uzun anlatmaya çalışsam pek beceremem sanırım. Turnikelerden geçip, merdivenlerden çıkarken artan tribün gürültüsü, sonrasında görüş alanına giren parlak, yeşil saha... Tabi bunlar gidenler için görünen kısmı. Tribünün cefasının da sefasının da çok net şekilde anlatıldığı bir fanzin mevcut, Cefakar Maraton adında. Grup CK tarafından hazırlanıp tribünde ve Kadıköy'de çeşitli mekanlarda dağıtılıyor. Bir şekilde edinmenizi öneririm. Yukarıda bahsetmeye çalışıp kıyısından döndüğüm tribün güzellikleri gayet iyi aktarılmış fanzinde. Yeni sayının da çıkışı yakındır. Çıktığında buralarda olur muyum bilmiyorum ama fanzinin içinde olurum gibi geliyor...


# Taraftar gündemi
# Bu sene ne olur köşesi
# Yeni sezonda söylenmemis sözler kalmasin dilimizde
# O forma kutsaldir
# Düzensizligin Haykirisi
# Dün Bugün
# Söylesi: Ridvan Dilmen
# Nereden nereye
# Taraftarlar Birligi
# "o maç oradaydım"
# Keyf-i Karton
# Söylesi: Birmingham Zulus Firm - Paul
# Türkiye Tribün Raporu: Chairul Kate
# Tribün anarşisi
# Futbol Dilencisi
# Arvo Benitez Carboni


2.5 TL
Türk Telekom Tribünü'nde Grup CK'dan
Kadiköy Khalkedon
Kadiköy Mephisto
Taksim Mephisto'dan alabilirsiniz.

5 Kasım 2009 Perşembe

Bir Şampiyonlar Ligi Gecesi

  • Öncelikle üst üste 2 maç seyretmeyeli uzun zaman olmuş. 19:30'da başlayan Şampiyonlar Ligi maçlarını nadiren izliyorum, saat 21:45 olmadan o moda giremiyorum.

  • Ama bu akşam Rubin Kazan - Barcelona maçı, saatine göre çok klas maç oldu. Hava şartları nedeniyle tutuk ve keyifsiz bir maç olur zannederken tam aksi oldu. Barcelona makina gibi oynarken Rubin Kazan akıllı hamlelerle oyunu 'pat'a götürdü.


  • Rubin Kazan'ın bugünkü oyunu bana geçen seneki Hiddink'in Chelsea'sini hatırlattı. Tek fark, o maçta daha formda bir Barcelona'ya karşı galibiyeti hak eden Chelsea olmuştu. O güne kadar -ki aylardan Mayıs'tı- muazzam formu sekteye uğramamış Barcelona'yı kusursuz kilitlemeyi başarmıştı Chelsea.

  • O gün nedense millet Chelsea'den nefret etmişti, oyunu çirkinleştirdikleri için. Bugün de aynı başarıyı Rubin Kazan gösterdi. Kurban Berdyev'i kutlamak lazım, Barcelona'ya 2 maçta 1 puan vermek iştir nihayetinde.

  • Gerçi her şeye rağmen bana göre skor oyunu yansıtmadı. Rubin Kazan ne kadar iyi oynadı desek de topun kendilerinde pek uzun kaldığını hatırlamıyorum. Zira topla oynama oranları 29% ve 71% olmak üzere Barcelona lehine. Tabi, ben topu hep sarılarda gördüğümü hatırlıyorum.


  • Aynı grupta Inter de soğuk bir memleketteydi. Ukrayna'da 90'da maçı çevirerek lider oldu (90'da çevirdi dediysem son 5 dk'da 2 golle). Gayet dengeli götürüyorlar puan durumunu. Liderle (Inter) sonuncu (Dinamo Kiev) arasında sadece 2 puan var. Barcelona ile Kazan aynı puanda. Haftaya Inter'in rakibi Barcelona. Inter kazanırsa -bence- Barcelona'ya Avrupa Ligi yolu görünür Liverpool gibi.

  • Evet, Liverpool yediği 90. dakika golüyle turu kaybetti gibi görünüyor. Fiorentina'nın kalan 2 maçta alacağı 2 puan Liverpool'u Avrupa Ligi'ne yollar.

  • Üstteki 2 madde gerçekleşirse UEFA'nın eski parlak günlerine döndürülme çalışmaları ilk seneden meyve vermiş olur.

  • Liverpool'un 10 puanla gruptan çıkamama ihtimali yüksek.


  • Inter ve Barcelona'nın grubunda lider 6 sonuncu 4 puanda. Gruptaki bütün takımlarının puanlarının toplamı E Grubu'nda Lyon ile Fiorentina'nın puanlarının toplamı kadar. Bu neye işaret şu an için kestiremedim. Az puanlı grupta zorlu mücadele var desem, Lyon'un grubunda Liverpool 10 puanla çıkamıyor. Kararını vermeedim ben.

  • Lyon demişken, Lisandro Lopez çok faydalı olmuş takıma. Hayran hayran izledim ama son dakikada golü Cris'e attırmasını daha çok isterdim. O dakikalarda Liverpool'un durumundan çok Fantasy Football'daki takımımı düşünüyordum çünkü.


  • Bu arada Fantasy Football sayesinde maçları karışık duygularda izler oldum. Taraf tutamıyorum, futbolcu tutuyorum. Tam bir kalender meşrep oluyorum Şampiyonlar Ligi gecelerinde. Lyon yemesin, atarsa da Govou'nun asistiyle Cris atsın istiyorum misal. Bir yandan Arsenal'in attığını öğrendikçe heyecanlanıyorum golü atanın Fabregas olma ihtimaline karşı. Atmadıysa da asist olsun diyorum. Son anda kadrodan çıkardıklarımın ise kart görmesinden mutlu oluyorum. Sanki Fantasy Football izliyorum.