31 Aralık 2010 Cuma

2010'un kaybedenleri


Koca seneyi yedik. Hakkında 2 kelam etmek gerekir diye düşünüyorum. Zira kazananları çok ve ilginç olduğu kadar kaybedenler de vardı bu yıl. Bugün kaybedenlerden girelim, yarın da kazananları ballandıra ballandıra yazarız.

Eh tabi ki Fenerbahçe'den başlamak lazım. 2006'da Denizli'de şampiyonluğu bırakmak açıkçası bana çok koymamıştı. "Elalemin ağzı torba değil ki büzesin" mantığıyla düşündüğüm de oldu. Lakin bu sefer son maçta kaçan şampiyonluk çok üzdü beni. Diğer kaybedenler ziyadesiyle teselli buldu ama gerçekten yaşanmadan bilinmeyen duygular bunlar. Hele ki 1996'da Trabzon'da ölümle sonuçlanan vak'alar akla getirilirse daha aklı selim düşünebiliriz. Sonuçta olan oldu ve yine işkembeden konuşan ulemalara nazire yaparcasına şampiyonluk kaybedildi. Gözler suçluyu aradı elbette. O kişi de Daum ilan edildi ve "sen kaybettin arkadaş" dediler. Daum hayranı değilim ama hakkını vermek lazım hocanın. Haziran ayında yaşananlar gerçek kaybedeni ortaya çıkardı. Kusura bakma Aziz Başkan!

Aslında Türk futbolunda bu yılı İstanbul büyükleri toptan kaybettiler. Yıllardır yapılan yanlış yatırımlar sonunda elde patladı ve futbolu bildiğini sanan yöneticilerin hayal kırıklıkları ile geçti. Anadolu takımlarının devrim yapıp yapmadıkları ayrı bir yazı konusudur ama ben devrim değil de daha doğru işler yaptıkları için bu noktalara geldiğini söyleyebilirim. Şüphesiz ki en yılın en büyük kaybedeni Galatasaray'dı.

Yerkürenin en büyük futbol organizasyonu olan Dünya Kupası'nı da bu yıl seyrettik. Çok büyük kaybedeni vardı. Öncelile kafadan kaybeden Fransa'dan başlayalım. İrlanda'yı elle attıkları golle zaten antipati toplayan Horozlar, futbol festivali süresince büyük madara oldular. Domenech kıyafetsizi zor olanı başardı desek yeridir. Fransa artık jenerasyon beklemiyor. Zamanında ektiği tohumlar yer yıl yeni çiçekler açıyor. Ancak büyük bir beceriksiz bu takımı başarısız yapabilirdi. Kaybedenlerin birinci sırasında Domenech var!
Grubundan çıkamayan bir diğer beceriksiz de İtalya idi. Onlar Fransa gibi değiller. 2006'da jenerasyon iyiydi, şampiyon oldular. Bu yıl jenerasyon da kötüydü, Lippi de kötüydü. 2006'dan sonra niye çomak soktular anlamak zor. Akdeniz ülkesi işte. İkinci kaybeden takım olarak İtalya!
İngiltere Milli Takımı'ndan ben de çok ümitliydim. Ezeli rakiplerine karşı kaybettiler. Capello kaybetti mi? Sanmıyorum... Sonuçta hala görevinin başında. Peki ya Maradona? Kaybetti demeye dilim varmıyor. Bu satırları yazmadan 2 saat içerisinde bir videosunu izledim, yemin ediyorum gözlerim yaşardı. Elbette milli takım hocalığı en çok ona yakışır ama 2006'daki Almanya gibi Klinsmann-Löw ortaklığı lazımdı onlara.

Kaybedenler kulübüne Liverpool'u da yazmalıyız. Bu sene ocağın müritleri çok üzüldü. Taraftar tepkisi, takım satıldı, satılacak, falan, filan derken bir başka Amerikalı'ya devredildi. Güzelim kulüp Yeni Kıtanın kodamanlarının elinde oyuncak oldu, ona yanarım. Hodgson da geldi ya, giden aranır oldu. Tabi 2010'da 2 kez kovulan Rafa Benitez'i anmamak olmaz. Rafa için blogda sallamışlığım çoktur ama esasında iyi adamdır. Tanısan seversin demeyeceğim elbette. Sağlam taktisyendir İspanyol. Bazen ne yapsanız olmuyor işte. Sanırım bir süre tatile çıkmak gerek. Sonuçta bir ömür boyu çalışmasanız önünüze bir tas çorba koyacak kadar para kazanmışlığınız var. İn bu soğuk havalarda güney yarımküreye, yap 1 aylık herşey dahil tatilini. Sonra gel memlekete sakin kafayla daha çok oku, araştır, fikir üret, seminere katıl, kendini geliştir, sonraki sezona bomba gibi gir (Ne kadar basit anlattım lan!).

İskoç ligine dönen İspanya'da kaybeden Real Madrid oldu. Eh burada da kaybedince bir kelle alıyorlar. Manuel Pellegrini'ye patladı kabak. Daha ne yapsın adamcağız. 96 puan toplamış, 102 gol atmış. Karşısındaki de boru değil, uzay takımı. Bir başka ligde de 106 gol atıp kaybeden var, Ajax. Joll'un takımı +86 averajla Twente'nin 2 katından daha fazla averaj elde etti ama neye yarar. Peki İtalya'da kimler kaybetti. Milan kaybetti, Juventus kaybetti, kaybetmeye alışkın Roma da kaybetti. Hatta bence şampiyon olan Inter de Mourinho'yu kaybederek bu listeye girer.

28 Aralık 2010 Salı

Fabregas hangisi?


Cesc Fabregas bu fotoda 6 yaşında. Cesc'in hangisi olduğunu bilene benden bi ciklet :)

edit: 'Sorunlu golcü' bildi. Orta sıra, sağdan birinci. Postu atarken hediye olarak 'sulugöz' düşünmüştüm ama 'hadi ciklet olsun' dedim. Sorunlu golcüyü tebrik ederken yorumları erken yayınlayan Sencer'e de selam edelim. Geçen yıl da Bayern Münih fotosu koyup, ipucu olarak da 'bir fransız' diyerek yüzüne gözüne bulaştırmıştı :)

26 Aralık 2010 Pazar

Enzo Bearzot'u analım


İşten güçten vakit bulup ustayı anamadık. Hafta içi aramızdan ayrıldığında 83 yaşındaydı. Mussolinili 1934 ve 1938 Dünya Kupalarını neyleyim. Enzo Bearzot 1982'de İtalyan tarzı futboluyla anımsanacak bir Dünya Kupası hediye etti ülkesine. Dördüncü Dünya Kupasını kazanan Lippi'de de anısı vardır Bearzot'un. Lippi futbolculuk kariyerinde sadece 2 kez İtalya 23 yaş altı milli takımı formasını giymiştir ve onu da milli takıma alan kişi Bearzot'tur. Arkasından kötü konuşan futbolcuyu fellik fellik aramak gerek. Dino Zoff onu babası olarak görürken şu cümleler ile tarif etmiştir ustayı; "Olağanüstü bir adam ve yetenekli bir teknik direktör. 1982 Dünya Kupası'nda zaferin mimari Bearzot'tur. Kupa boyunca yapılan baskılar umurunda değildi. Takımda herkes ona inanıyordu ve önemli olan kendi çizdiği yoldaki arzusuydu".

Yukarıdaki fotoya bakar mısınız? Ağzından ayırmadığı piposu ile karşısına almış futbolcuları Dino Zoff ile Franco Cousio'yu, kupanın gölgesinde kağıt oynamakta. Yanındaki kim mi? İtalya Devlet Başkanı Sandro Pertini. O yıl 86 yaşında olan bu muhterem başkanı daha iyi analiz etmeniz için aşağıdaki gol videosuna alayım sizleri. Bir de İtalya'nın 1982 Dünya Kupası'na giden yolculuğunu ekleyeyim.


Bearzot 82. yaş gününü kutlarken.

23 Aralık 2010 Perşembe

İtalya'dan transfer dedikoduları

Liglerin birer birer tatile girmesiyle gözler transfere çevrildi. Dedikodudan öteye geçen Benitez'in Inter'deki koltuğunun sallantısı sonuçlandı ve Moratti, İspanyol hocaya yol verdi. Benitez çok iyi bir taktik dehadır lakin bir kaç yıldır formsuz. Liverpool kadrosunu tarumar edip, yetersiz topçuları takıma doldurdu desek yanlış bir düşünce olmaz kanımca. Inter performansı da ne kadar formsuz olduğunun bir kanıtı. Elbette sakat, cezalı, şu, bu gibi sığınılacak etkenler vardır lakin gerçek şu ki bu takım Şampiyonlar Ligi şampiyonu. Ligde de şampiyonluk uzaklara düşmüş gibi. Neticede kovuldu ve Moratti'nin yerine düşündüğü isim Leonardo. Uzun yıllar Milan'a katkıda bulunana Brezilyalı tatsız ayrılmıştı. Elindeki enkazı kabul etmesi başlı başına büyük bir sorumluluktu zaten. Inter'de daha iyi bir kadro olur elinde. Hocalık hünerlerini ispatlamak ister mi bakalım.

Memelekete yazıp çizip getiremediğimiz 2 Brezilyalı, Ronaldinho ve Baptista da Ocak transferini kullanmak isteyenlerden. Gremio başkanı Ronaldinho'yu istediğini TV'ye açıklamış. Yıldız oyuncunun yuvaya dönmekte istekli olduğunu da eklemiş. Bonservisten öte futbolcunun alacağı miktar mühim bu transferlerde. Gerçi iki gönül bir olunca samanlık seyran olur demişler. Baptista ise İspanyol medyasına kendisini 3 kulübün istediğini açıklamış. Bunlardan en ciddi olanının ismini de veriyor; Malaga. Diğerleri ise bir İngiliz kulübü ile Brezilya kulübüymüş. Dedikodu da şu ki İngiliz kulübü Tottenham, Brezilya kulübü Corinthians.

Tuttosport'a göre de Juventus ve Milan, Andrea Poli, Kevin Constant ve Alessandro Matri için kapışıyor. Juventus harıl harıl santrafor ararken Matri'yi kaçırmaması gerek. Keza Milan'da forvet mevki Cassano transferi ile yeterince ideale yakın hale geldi. Poli ise İtalyanlar'ın gelecekteki yeni box to box yıldızlarından biri olmaya aday. Kevin Constant konusunda ise pek bir bilgim yok. Chievo'da oynayan Toulouse çıkışlı orta saha, bu sezon 9 maça çıkmış.

Serie A'da ilk yarının süpriz çıkışını tapan Napoli'de zirveye tutunmak için transfer harekatı başladı. Genoa'nın Faslı orta saha oyuncusu Kharja Partenopeilerin resmen gündeminde. Espanyol'un 21 yalındaki gelecek vaadeden stoperi Victor Ruiz'de Napoli'nin gündeminde olan bir başka isim.

Adriano Roma'da kalacağını açıklarken, bunların yanında dedikodu olarak; Inter ile Real Madrid arasında Kaka-Maicon takası ve sözleşmesi sezon sonu bitecek olan Romalı Mexes'in Milan'a transferi de konuşulanlar arasında.

Berber

19 Aralık 2010 Pazar

Smaç


Carlos Boozer'ın bu fotoğrafını görür görmez aklıma Vince Carter düştü. Her seferinde jeneriklere adını sokmayı başaran Toronto'nun Raptor'ı için oturur, maçlara gösterdiğim ilgiyi jeneriklere de gösterirdim. Kim derdi ki gün gelecek Vince Orlando'ya gidip tutunamayacak, sonra da Hidayet ile takas olup Phoenix Suns'a takas olacak. Ehh yazı fotodan bağımsız oldu ama idare edin artık. Şu smacı koymak istedim.

kaynak; TANNEN MAURY/ EPA

17 Aralık 2010 Cuma

Şampiyonlar Ligi son 16 eşleşmeleri


Roma - Shakhtar Donetsk
Milan - Tottenham
Valencia - Schalke 04
Inter - Bayern Münih
O. Lyon - Real Madrid
Arsenal - Barcelona
Marsilya - Manchester United
Kobenhavn - Chelsea

Favorilerimi kalın puntolarla belirttim. En ağır favriler Man. Utd., Barça ve Real Madrid. Lyon-Real maçları izlemekten artık gına geldi. Eskiden zevkli geçse de bu maçlar bu sezon Lyon'a hiç şans vermiyorum (kusura bakma chao). Kobenhavn güzel kura çekti ama maçların oynanacağı tarihe kadar Chelski toparlanır. Maç bugün oynansa Kobenhavn'ın turu geçer. Bence en muallak eşleşme Valencia - Schalke.
İtalyanlar birer birer Avrupa arenasından silinirken 2. tur ile birlikte hepten yok olacaklar gibi. Shakhtar ve Tottenham cayır cayır takımlar. Milan ve Roma'nın dayanabileceklerini sanmıyorum. Sakatlılardan kurtulan Bayern Münih de Inter'i rahat geçer bence.

16 Aralık 2010 Perşembe

Pastore'yi transfer etmek


İtalya'da her ne kadar yıldızlar birer birer ayrılıp lig sönmeye başlasa da bu sene daha farklı bir lig izliyoruz. Serie A yeni yıldızlarını yaratmaya başlarken kulüp bazında başı çekenlerden biri olan Palermo, bir dünya yıldızı yarattı diyebiliriz. Bülent Timurlenk, Arjantin'de taraftar olmak zordur, parlayan yıldızınızı alır Avrupalılar der. Haklıdır. 2008 ilkbaharında Javier Pastore'li kadrosuyla Huracan, şampiyonluğu son maçta kaybediyordu ama 19'luk yıldız güneş gibi parlıyordu. Daha o zamanlarda adı Kaka'ya çıkarken rotası da İtalya'ya doğru çevrilmişti.

Geçen yıl beklentilerin üstünde bir performans sergileyen Pastore, Maradona'nın da gözüne girip Güney Afrika yolları tepmişti. Palermo, transfer döneminde yapılan tekliflerini reddederken bugün gelinen noktada ne kadar doğru bir karar verdikleri daha net ortaya çıktı. Talipler artık daha bir ciddiyetle Rosanero'nun kapısını çalarken red cevabıyla karşılaşıyorlar. Keza Pastore'nin de her hafta basında birilerine hayır dediğini okuyoruz. Hatta sözleşmesini yenileyip 2015'e kadar da uzattı ve önümüzdeki sene de Palermo'da kalacağını sözünü verdi. Başkan Maurizio Zamparini de devlere, getir 70'i, al Pastore'yi diyor. Tabi 70 milyon avro ironik bir rakam ama ne kadar erken kapatırsan kardır diye düşünüyorum. Çünkü bu gidişle Pastore 70'e kadar vuracak gibi gözüküyor.

14 Aralık 2010 Salı

Maracana


1950 Dünya Kupası'nın yıldızlarında birisi de Maracana Stadyumu'dur. 64 yıl sonra 35,56cm uzunluğunda, 5 kg ağırlığındaki, 18 ayar altına tekrar ev sahipliği yapacak. Bununla da yetinmeyip 2016 da Olimpiyatlara hoşgeldin diyecek. Lakin acımasız yıllar çok yormuş mabedi. Şu an yenileme çalışmaları yapılıyor ve merdivenlerin %80'i yıkılmış. Yeni rekorlarla gel Maracana.

13 Aralık 2010 Pazartesi

Vurun hocaya

Geçmişte yazdıklarım tekrar olmasın diye yazmak yerine link vereyim, arzu edenler ilk önce onları okuyup sonra bu yazıyı okusunlar.


Fenerbahçe bir deplasmandan daha mağlup ayrılınca Aykut Kocaman'a olan olumsuz eleştiriler tekrar dillendirilmeye başlandı. Beni üzen nokta bu kulüpte devamlı olarak teknik direktörün eleştirilmesi. Aziz Yıldırım 1998 yılından beri başkanlık yapıyor. Otto Bariç'i o getirmediği için kenara koyuyorum ve getirdiği isimleri tek tek yazıyorum; Löw, Rıdvan Dilmen, Zeman, Turhan Sofuoğlu, Mustafa Denizli, Lorant, Oğuz Çetin, Tamer Güney, Daum, Zico, Aragones, tekrar Daum ve Aykut Kocaman. 12 yıldır başkanlık görevini üstlenen Aziz Yıldırım, 13 kere hoca getirmiş takımın başına. Hadi fasulyeden gelenleri de çıkaralım, tam 9 teknik direktör kovulmuş. Ve hala biz Aykut Kocaman'ı tartışıyoruz. Pes vallahi.

Fenerbahçe'nin şu anki mevcut durumunu az çok herkes biliyor. 1-Takım zorluk derecesi yüksek maçları kazanamıyor, 2-Takım ikinci yarı oyundan düşüyor, 3-Takım total defans yapamıyor. Daha detaylı irdelersek daha da çıkar ortaya. Peki bunları Aykut Kocaman bilmiyor mu? Hepimizden daha iyi biliyor. Hatta hiç çekinmeden yeri geldiğinde de röportajlarında belirtiyor.

Ben Aykut Kocaman'ın harkulade bir teknik direktör olduğunu savunmuyorum. Takımın başında kalması için öne sürdüğün en büyük dayanağım bu takım yıllar içinde kimliksiz kaldığı ve Fenerbahçe'ye yakışan kimliği de Aykut Kocaman'ın verebileceğini düşünmemdir. Kaldı ki bence Aykut Kocaman kötü bir teknik direktör de değil. Hele ki bazıların dünya kulübü zannettiği ama aslında öyle olmayan Fenerbahçe'de de çalışabilecek kalitede bir teknik direktör. Hatta 5-6 yıl önce Aykut Kocaman, İstanbulspor'da, Malatyaspor'da, Ankaraspor'da çalışırken ''iyi iyi hele biraz daha pişsin de ileride teknik direktörümüz olsun" diyen milyonlarca kişi de bulurum ama itiraf edemezler yanar döner insanlar.

Lafı döndürmeden Zico'ya getirmek istiyorum. Zico garibim ne küfürler yeni ilk senesinde be. Hem de hep adamı kendi sözleriyle vurdular. Adam öyle alçak gönüllü, öyle temiz kalpliydi ki her cümlesi manşet yapıldı. Zico'ya teknik direktörlük kariyerin yok dediler O, "Evet, yok. Ben burada aynı zamanda tecrübe kazanıyorum" dedi. Zico'ya başkan işinize karışıyor mu dediler O, "Ben herkesin fikirlerini dinlerim, doğru bulduklarımı uygularım" dedi. İşte o stajer adam Fenerbahçe'ye öyle zaferler yaşattı ki 26 yıllık hayatımda ilk defa Fenerbahçe'nin dünya kulübü olabileceğini hissettim. Ve Fenerbahçe uzun yıllar sonra istediğim gibi bir kimliğe yavaş yavaş kavuşmaya başlamıştı. Sonunda "bu takım yürüye yürüye şampiyon" olamadığı için Fenerbahçe'den kovuldu.

Ben cidden şampiyonluk istemiyorum. Ben artık sahada belli bir futbol kültürü olan takım görmek istiyorum. Ben yıllar önce çok Barcelona maçı izledim sıkıcı paslar yapıp sonuca gidemeyen. Ama işte o bir kültürdü. Zico buna çok yaklaştı ama kovuldu. Bu takıma daha çok Zicolar, Löwler, Aykutlar gelir geçer. Fenerbahçe'nin bunları getirecek gücü var ama mühim olan bu insanlara değerini vermek.

11 Aralık 2010 Cumartesi

Lavezzi - Hamsik

10 Aralık 2010 Cuma

Şişirme CV yemedi


Sırp Milovan Rajevac’tan boşalan teknik direktörlük koltuğuna yeni bir isim arayan Gana Futbol Federasyonu belirlediği aday listeye, Marcel Desailly, Helbert Addo, Goran Stevanovic, Humberto Coelho’nun yanında 48 yaşındaki Can Vanlı’yı da eklemişti. Ancak Türk teknik adam Vanlı’nın listeye girmesine neden teşkil eden özgeçmişinin şişirme olduğu ortaya çıktı.

MTN Football.com sitesinin haberine göre Adana doğumlu Türk antrenör, CV'sine 2002 Dünya Kupası sırasında Türkiye Milli Takımı’nın yardımcı antrenörü olduğunu eklemiş. Oysa Vanlı, bu organizasyonda milli takımın yardımcı antrenörü değil sadece bilgisayar analistliği görevini üstlenmişti. Durumu fark eden Gana yetkilileri de Türk antrenörü listeden çıkarttı.

Can Vanlı, kendi internet sitesinde yazdığına göre Almanya’da başlayan kariyerinde çeşitli kız ve erkek alt yaş kategorilerinde antrenörlük yapmış. Türkiye kariyerine de, 2002-2004 yılları arasında Türkiye Mili Takımı’nın taktik analisti olduğu yazarken, sonrasında uzun bir dönem de alt liglerde antrenörlük yaptığını belirtmiş. Görev aldığı takımlar arasında, 2. Lig B Kategorisi’nde bulunan Gençlerbirliği Oftaş, Eyüpspor ve Karşıyaka bulunurken, Yeni Kırşehirspor’un da bir sezon teknik direktörlüğünü de üstlenmiş. Türkiye’de en son 2009 yılında 3. Lig’de yarışan Kilis Belediyespor’un başında görülen Vanlı, Türkiye’de umduğunu bulamayınca Maldiv Adaları’na gidip VB Sports Club’un başına geçerek bu ekibi şampiyonluğa taşımış.

9 Aralık 2010 Perşembe

Scorpion Kick


Fas 1. Ligi takımlarından Kawkab Marrakech'in geçen hafta oynadığı Olympique Club Khribgua maçında kaleci Hamza Boudlal, Rene Higuita'ya özenmiş. Eh Higuita kadar yapamamış ama olur o kadar da. Higuita boşuna Higuita olmadı sonuçta. Meşhur "Scorpion Kick"i bilmeyeniniz yoktur ama anmak isteyene videosu burada. Ustanın futbolu da bu yaz bıraktığını belirtelim.

8 Aralık 2010 Çarşamba

Diego Forlan


Ben pek benzetemedim. Kahverengiyi fazla kaçırmış abimiz. En azından gözlere maviyi çalsaydı daha iyi olurdu.
kaynak; marca

2 Aralık 2010 Perşembe

2018 Rusya - 2022 Katar


2002 Dünya Kupası sırasında bir Alman, 4 yıl sonra kendi memleketinde oynanacak olan kupa için kendince bir fikir üretmiş ve tam 4 yıl boyunca hergün kumbaraya 1 euro atmaya başlamış. Böylelikle Dünya Kupası maçlarını doya doya izleme imkanına erişmiş. Alman'ın hesabını bu topraklarda uygulamak imkansız gibi birşey. Zaten 4 yıl sonraki kupa da Brezilya'da. Bu matematikle yol paramızı bile çıkaramayız. Hem bilmiyorum aranızda küçükken kumbarada biriktirdiği paraları elle tutulur bir şeye harcayan var mıydı? Daha doğrusu o para orada birikiyor muydu diye de sormam icap edebilir. Bıçakla az eğip bükmedik canım kumbaranın ağzını. Uzun lafın kısası, 2018 Dünya Kupası Rusya'ya, 2022 Katar'a verildi. Olur da belki birisi 'ben yaparım aga' diyerek, para biriktirmeye başlar diye yazdım.

Pek detaylı olarak kimler neyi vaad ediyor diye bakmadım ama daha önce düzenlemeyen bir ülkenin kupayı düzenlemesi beni memnun ederdi. Zaten hem Rusya, hem Katar söz verdiklerini yapabilecek ekonomik güce sahip ülkeler. Tanıtımları da son derece güzeldi. Bizim açımızdan işin ekstrası olarak dillendirilen, 'Rusya yakın, gidelim kanka' ayakları falan. 8 sene sonra kim öle, kim kala. Bir de Katar'ın yüzölçümü 11.437 km kare imiş. Konya 39.000 km kare. Siz hesap edin gerisini.

30 Kasım 2010 Salı

5


El Clasico'yu dışarıda izledim. Dolayısıyla eve de geç geldim. Bugün de iş, güç nedeniyle yazamadık yazıyı. Kısaca değinmek gerekirse; Barcelona'nın gücünü anlamak zor. Sene başından beri oynadığı takımlar ile arasında en iyisi zaten onlardı. Real Madrid'i ne hale sokabileceklerini ispatladılar. Öyle ki bu Real Madrid geçen senekinden çok daha iyi oynayan bir takım. Katalanların muhteşem pasları bir yana, saha içinde çok iyi yer değiştirerek kayıyor ve hedef santrafor olmadan nasıl rakibin delineceğinin dersini veriyor.

Fotoya gelince; 2016 yaz olimpiyatlarına aday ülkelerden biriydi Madrid. Son 4'e kadar girmiş ama bildiğiniz gibi Rio almıştı organizasyonu. Yukarıdaki foto da organizasyonun logosuydu. Pique ile selam çakmış Barcelonalılar. İspanyollar buna "manita" diyor. Biz de bir nevi türk argosuyla bugün de biz elinize verdik anlamını çıkartabiliriz.

27 Kasım 2010 Cumartesi

El Clásico Party


Sezon başında liglerin fikstürleri çekilirken gözlerin ilk aradığı haftadır Real Madrid-Barcelona haftası. Aylar öncesinden ajandalarda bu maçın günü işaretlenir, başka bir programla çakışmasın diye. Pazartesi sendromunu şölene çevirecek bu geceyi de en güzel şekliyle yaşamak gerekiyor tabi.

Çoğu kişi kendince irili ufaklı programlar yapmıştır maçı izlemek için. Eğer hala yapmayanlar varsa kendilerine bir öneri niteliğindedir bu yazı. Her ne kadar İspanya'da 81 sinema salonu El Clásico'ya hizmet etse de, bizim ülkemizde de bir kaç yerde açılacak perdeler vardır elbet. Pazartesi akşamı, malum saattin 1 saat öncesinden itibaren Taxim Live'da bir El Clásico Gecesi düzenleniyor. Taraftarlar otobüs mü kaldırır, münferit mi gider bilmem ama her iki taraf da burada bulunacak. İçeri giriş 10 TL, bir içki ücretsiz, biletler de biletix'de

25 Kasım 2010 Perşembe

Şampiyonlar Ligi Notları #5. Hafta


- Real Madrid'den başlayalım. Şüphesiz bu haftaya damga vuran olaylardan biri Xabi Alonso ve Sergio Ramos'un bilinçli kart görmeleriydi. Futbol tarihi buna benzer bir çok kart görmüştür, kaçını yazmıştır bilinmez. Ama bu kadar da altı deşilmememiştir. Bu olayın bu kadar konuşulmasının başlıca sebebi elbetteki Mourinho. Nam-ı diğer "special one"ın anlattığı yalanı yemedik tabi ki. Ben Mourinho'yu severim de bazen zıvanadan çıkıyor. Hele ki kartı gören iki arkadaş nasıl böyle amatörce görmeyi becerdiler hayret. İnsan bi faul falan yapar yahu.

- Bazen ne kadar zorlarsan zorla olmuyor. Hapoel'in Benfica'yı 3-0 yenmesi aklıma birkaç yıl önceki Arsenal - CSKA Moskova maçını getirdi. Orada durum biraz daha farklıydı. Arsenal'li futbolcular kulübü kuranlara nazire yaparcasına rakibi top atışına tutmuş ama maç 0-0 bitmişti. Benfica da bu maçta sayısız gol fırsatı yakalamış. Tam 21 kez köşe vuruşu kullanmışlar. Maç da şaka gibi 3-0 bitmiş. Olayın vahameti büyük. Benfica elenmiş oldu Şampiyonlar Ligi'nden.

- Roma Olimpiyat Stadında son yılların en güzel geri dönüşlerinden biri yaşandı. Son haftaların formda golcüsü Gomez'in golleriyle 2-0 öne geçen Bayern, ikinci yarıyla birlikte Roma'nın gladyatörlerine karşı koyamadı. Roma puanını 9 a çıkardı. Basel 6 puanda. İkili averaj Basel'den yana. Son maçlarda Roma, Romanya deplasmanına, Basel Almanya deplasmanına çıkacak. Kısacası bu galibiyet Roma'ya 2. tur kapılarını sonuna kadar açtı. Grupta iddiası kalmayan Cluj'dan 1 puan alsa kafi.

- Rooney Şampiyonlar Ligi'nde en son ilk maç olan Rangers maçında oynamıştı. Wigan karşılaşmasında da sonradan girerek açtığı yeni sayfada girişe başlamıştı. Bugün penaltıdan da olsa attığı gol ile girişi tamamladı. Sonucu yıllar sonra görmek dileğiyle gelişmeleri bekliyoruz.

- Şampiyonlar Ligi'nde ev sahibiyseniz rakip kim olursa olsun ibre size terslenmez. Maç öncesi seramoninin getirdiği gazdan mıdır bilmem ama bu böyledir. Braga evinde Arsenal'i 2-0 ile geçti ve puanını 9'a yükseltti. Fakat bu gruptan çıkması için kendisine mucize gerekiyor. Bu gruptaki diğer takım Shakhtar ise Partizan'ı deplasmanda yenmeyi başararak gruptan çıkmayı büyük olasılıklar garantiledi.

- İkinci tura çıkmayı garantileyen takımlar şöyle; A grubu; Tottenham-İnter, B grubu Schalke-Lyon, C grubu; Man.Uni.-Valencia, D grubu; Barcelona, E grubu; Bayern Münih, F grubu; Chelsea-Marsilya, G grubu; Real Madrid-Milan...

Bu kadarını beklemiyorduk

Bursaspor 5. Şampiyonlar Ligi maçında fark yerken, bu kez gol atmayı başardı, 6-1. Skoru geçen haftalarda yaşanan Bursaspor TV sunucusu hanım ile Trabzonspor arasında ilintiliyebilirsiniz ama ben pek bu konu üzerinde durmak istemiyorum. Hem Bursaspor yönetimi de bu saçma hadiseden dolayı özür de diledi.

Bursaspor'un Şampiyonlar Liginde oynadığı maçlardan sonra üstüne basarak söylediğim şey takımın tecrübesizliğinden çok hocanın tecrübesizliğiydi. Ertuğrul Sağlam hakkında ben hala emin değilim. 27 yıl aradan sonra bir Anadolu takımını şampiyon yaptı ama evet, hala emin değilim. Bursaspor ciddi ataklar yiyerek başladığı maça ısındı ve pozisyonlar buldu. Hele Sercan'ın o aşırtma vuruşu. O pozisyon öncesinde de süratini ve inatçılığını gösterebildiği bir pozisyonu da vardı. Eğer golü atabilseydi Bursaspor'dan çok kendine fayda sağlayacaktı. Peki Bursaspor'un penaltı golünden sonraki düşüşüne ne demeli.

Schuster 60'ların futbolu oynanıyor bu ligde dedi. Ben 90 dan sonrasını biliyorum, gerisini bilmem ama Fenerbahçe'nin 2008'de cl'de çeyrek final oynayan yavaş, ayağa pas yapan, sabırlı futbolu hangi yıla ait olursa olsun şu futbola tercih ederim. Günümüz futbolunda futbolcudan çok hocada bitiyor iş. 2 yıldır takımın başında bulunan kenardaki adam ne yapıyorsa, takım da aşağı yukarı o kadar oynar. Ertuğrul Sağlam bir ara UEFA'nın gelecek vaadeden hocalar listesinin başlarındaydı. O liste hala duruyor mu bilmem ama hocanın bir hayli yavaş geliştiğini belirteyim ben. Elinin altında her yönüyle diğer Anadolu takımlarından üstünlüğü olan bir takım varken ve bu noktalara kadar da ilerlemişken kaçırmasın bu fırsatı. Umarım ileride Şenol Güneş gibi futbol dersi verir bize. 

24 Kasım 2010 Çarşamba

Oynatmaya az kaldı doktorum nerde



Video dün oynanan Cluj-Basel maçından. Kulübenin camını parçalayan adam Cluj'un hocası Sorin Castu. Bıraksalar tüm kulübeyi parçalamaya da niyetliymiş aslında.

Edit : Cluj yönetimi Castu'nun bu davranışından ötürü görevine son verdi.

23 Kasım 2010 Salı

Fenerbahçe 5 - 2 Bucaspor


Fenerbahçe'nin hızlı başlamış gözüktüğü ama aslında Bucaspor'un amatör defansının yediği gollerle farkın bir anda 3'e çıktığını söyleyebiliriz. İlk 23 dakika'da Fenerbahçe'nin 4 pozisyonu, 3 golü var. Atılan 3 gol de Gökhan Gönül'ün taşıdı toplarla sağ kanattan geldi. Atılan ilk golde defansif orta saha kademeye girip Alex'i kapatmıyor. Kaldı ki vuruş anında ceza sahası içinde 6 Fenerbahçe'li futbolcu var. Bu pozisyonda Cristian'ın hakkını da verelim. Golde yaptığı ceza sahası içine koşuyu daha çok yapması gerektiğini sık sık yazıyoruz. İkinci golde kaleci topu gerektirdiği gibi uzaklaştıramadı, yumrukladığı top Niang'ın önünde kaldı. Burada da Niang'ın hakkını verelim. Alex'e oldukça basit gözüken ama güzel bir pas attı. Alex de basit gözüken ama bir çok futbolcuya göre zor olan bir topu kontrol edip golü attı. 3. gol bu ligin bile standardının çok altında. Üç Bucaspor'lu defans oyuncusu yapılan ortaya yalandan da olsa zıplamıyor bile. Onu da geçtim bari Alex'i bozun. Böyle bir hava topunda Alex rahat rahat kafayı vuruyorsa bunun suçlusu futbolcudan başkası değildir.

Bucaspor gol atana kadar Fenerbahçe'nin kayda değer başka pozisyonu yok. Aykut Kocaman da iyi oyunu dengeli bir biçimde 90 dakika sahaya yansıtılamadığını sık sık belirtiyor. Yani bundan sadece bizler rahatsız değiliz. Golden sonra biraz hareketlendi takım, pozisyon buldu ama rakibe de durumu 3-2 ye getirtebilecek pozisyonları verdi.

Takımın en çok aksayan bölgesi şüphesiz sol kanat. Andre Santos haftalardır yedek soyunmasına rağmen sanki hiç rahatsız değil. Bir pozisyonda Andre Santos rakibe 3 kez vurma imkanı tanıdı. Bunun da hiç bir açıklaması yok benim gözümde. Genel düşüncenin aksine Andre Santos'u severim, takımda kalmasını isterim ama en büyük Andre Santos hayranı bile şu halini kimseye izah edemez. Bunun yanında Stoch'un da defansa olan yardımı Topuz kadar olmadığını da belirtelim.

Alex hakkında fikirlerim sabittir. Yıllardır da sabit. Alex çok çok iyi bir oyuncu fakat bu sezon sonunda kendisiyle vedalaşmamız gerekiyor. Bu düşüncem Alex'in yaşından çok, takımın kabuk değiştirmeye ihtiyacı olması. Alex Brezilya liginde en az 4 yıl, belki daha fazla forma giyebilir. Fenerbahçe'de de sakatlık geçirmez ise en az 1 sene daha rahat oynar. Ama dediğim gibi bu takım artık kılık değiştiriyor. Temelleri daha uzun süre bu takıma hizmet edebilecek futbolcular üzerine inşaa etmemiz gerekli.

Semih'in en iyi yaptığı şey 2'ye 1 oynamak. Alex de zaten zamanında Semih'e bu yüzden çok arka çıkıyordu. Yıllar içinde Semih'in geliştirdiği çok fazla özelliği olduğu kadar, geliştiremediği de bir çok özelliği var. Hiç bir zaman içerde veya dışarıda Fenerbahçe'nin as golcüsü olacak kıvama gelemedi. Güçlü takımlara karşı çok zorlanıyor lakin güçsüz takımlara karşı da çok rahat bir futbol sergiliyor. Aslında tam takımın sıkıntıya girdiği anlarda oyuna sürülecek, santraforu 2'leyecek bir oyuncu. Malesef daha fazlası değil.

Her hafta maç yazısı yazmamıza gerek olmadığından ara ara maç yazısı yazıyoruz. Takımın devalılık ve defans zaafiyet var. Sene başından beri var. Bugün deplasmanda zorlu bir rakiple oynasaydık Niang faktörü ile galip gelebilirdik ama kolay kazanamazdık. Elbette ilerleme var ama bu ilerleme ilkokulda maç önceleri adam alırken yaptığımız adımlaşma mesefesi kadar kısa. Kim ne derse desin bu ülkede futbolla ilgilenenlerin çok büyük bir kısmı teknik direktöre en fazla 5-6 ay inanıyor. Aykut Kocaman'ın eksikleri olabilir, şu an belki çok kötü de bir teknik direktör olabilir ama hocaya inanmak, gerçekten destek vermek şarttır. Futbolcu da safını buna göre alır ve davranışları farkındalık gösterir. Hiçbir zaman Galatasaraylı futbolcuların Rijkaard'ı sabote ettiğini düşünmedim ama hocaya inanmadıkları bir gerçekti. Eğer futbolcuların inancına rağmen takım başarısızsa gerçekten de başarısızsınızdır.

Bu arada 3000. gol en çok Alex'e yakışırdı. Tebrikler kaptan.

20 Kasım 2010 Cumartesi

MLS Finali



Kazanan takımın ilk defa MLS şampiyonu olacağı FC Dallas-Colorado Rapids maçı bu pazar Toronto'da oynanacak. Final maçı için de eski şampiyonların gösterildiği ve kupanın imalatınden kesitler sunulduğu izlenesi bir video hazırlamışlar.

17 Kasım 2010 Çarşamba

River Plate 1 - 0 Boca Juniors

Malaesef ülkemizde Arjantin Ligini yayınlayan kanal olmadığından gözlerden ırak, gönülden de ırak şekilde takip ediyoruz. Lakin söz konusu El Superclasico olunca kıpır kıpır olmamak elde değil. Hem Boca Juniors, hem River Plate bu sezon ligde pek iç açıcı bir performans sergilemiyor. Öyle ki River Plate yıllardır süregelen başarısızlığı nedeniyle küme düşme hattına bile yaklaşmış durumda (Arjantin'de küme düşme son 3 sezonun puan ortalaması ile belirleniyor). Bu rağmen derbi derbidir dedik ekranın karşısına kurulduk.

El Monumental'de henüz 3. dakika oynanırken River Plate Pavone ile ciddi bir şekilde gole yaklaştı. Buna rağmen maç temposuzdu. Riquelme 10. dakikada değiştirilmesini istedi ama sanırım dayanacağını düşünerek ilk yarı sonuna kadar sahada kaldı. Hemen ardından da ilk sürtüşme yaşandı. Jesus Almeyda ile Mendez arasındaki sürtüşmeyi hakem sarı kart ile sakinleştirince maçın genelinde pek elektirklenme olmadı. River Plate yavaş yavaş temposunu artırırken, pozisyonlar da ardı ardına gelmeye başladı. 15 ile 30. dakikalar arası River Plate bir çok kez gole yaklaştı. Hele ki 30. dakikada Ortega'nın klas bir vücut çalımı ile içeriye süzülüşü izleyenleri mest etti. İlk yarının sonlarına doğru Boca dengeyi kursa da Martin Palermo'nun mucizevi bir şekilde orta sahadan kafa golü atmadığı takdirde golün geleceği de yoktu.


İkinci yarıda Riquelme de çıkınca tatsız derbi devam etti. 54. dakikada River'in tüm duran toplarını kullanan Erik Lamela kornerden Maidana'yı gördü ve River öne geçti. Maidana Boca'nın parlatıp Matalist Kharkiv'e sattığı bir isim. Bu yaz River'e transfer oldu. Golden sonra tempo artsa da fazla sürmedi. 71. dakikada Ortega çıkıp Buonanotte girince tempo biraz artar diye heyecanlandım açıkçası ama ne fayda. Arjantin'in sıradan 2 takımı görüntüsü veren maç klasik mücadeleci ama temposuz bir şekilde sona erdi. Derbi heyecanını bize en iyi hissettiren fotoğraf makinelerinden çıkan karelerdi.



Derbi Nedir?


Aşağıdakilerden hangisi derbi değildir?

Bursaspor – Kocaelispor

Galatasaray – Trabzonspor

Fenerbahçe – Kasımpaşa

* * *

Show TV'de yayınlanan 'Bir Milyon Canlı Para' adlı yarışmanın sorusuydu bu akşam… Soru sonrası çevreyle girilen diyaloglardan farklı fikirler çıktı. Sorunun hatasız olduğunu düşünen de vardı tüm şıkların hatalı olduğunu düşünen de. Ben de hazır burdan konu açılmışken “derbi nedir/ne değildir?” konusuna fikir yürütmeye çalışacağım. Şunu da belirtmek isterim ki bu yazının amacı bahsi geçen programı eleştirmek değil, açılan derbi muhabbetine yorum getirmektir.

Öncelikle soruya sözlük tanımıyla ya da ülkede kabul gören anlamıyla yaklaşıldığında net sonuç çıkmıyor. Sözlüklere gore aynı şehirlerin takımları arasında oynanan karşılaşmalar derbi olarak kabul ediliyor. Buna gore Galatasaray–Trabzonspor ve Bursaspor–Kocaelispor derbi olmaktan çıkıyor. Ülkede kabul gören anlamına bakıldığında ise Galatasaray–Trabzonspor şıkkı derbiye yaklaşıyor ama diğerleri yanından geçmiyor.

Yarışmayı seyrederken ev ortamında fikir yürüttük haliyle ve bana gore doğru cevap, yani derbi olmayan seçenek Fenerbahçe–Kasımpaşa maçıydı. Bu tamamen soruyu hatasız olarak ele almaya çalışarak yürütülmüş bir mantıktı. Benim ele aldığım kriter denklik ve rekabetti bu noktada. Sorunun cevabı açıklandı; soruyu hazırlayanlara göre Galatasaray–Trabzonspor ve Fenerbahçe–Kasımpaşa derbi olarak kabul edilmişti. Ama ben bir Fenerbahçeli olarak bugüne kadar seyrettiğim hiçbir Kasımpaşa maçında bu hisse kapılmamıştım.

‘Derbi’nin aynı şehir takımlarının maçına verilen ad olduğunu düşünenlerin sayısı oldukça yüksek. Ama bu konuda dikkate alınmayan bir ayrıntı var. Derbiler çoğunlukla aynı şehrin takımları arasında olur ama aynı şehrin takımları arasındaki bütün karşılaşmalar derbi değildir. Zira derbinin bir evveliyatı, bir mazisi ve bir hikayesi olur. Tarihlerinde sadece 5-6 kez karşılaşmış 2 takımın maçı aynı şehirden oldukları için derbi kategorisine girmez. Örneği geliştirecek olursak daha once karşı karşıya gelmemiş 2 takım bir kupa mücadelesinde denk düştüyse, sırf aynı şehrin takımları oynuyor diye derbi diyemeyiz bu karşılaşmaya.

Benim için derbinin bir başka kaidesi ise tarafların birbirini umursamasıdır. En basitinden derbi tarafları birbirinin başarısızlığını kovalar. Bir Fenerbahçe taraftarı, Galatasaray ligde başka bir takıma yenildiğinde mutlu olur. Ama Kasımpaşa veya İstanbul BŞB için aynı şeyi hissetmez, umursamaz çünkü. Tabi rakibi küçümsediğinden değil, mazileri olmadığından…

Aynı şehrin takımı olmayan derbiler de mevcuttur bilindiği üzere, dünyanın her yerinde. İki büyük takımın mücadeleleridir bunlar çoğunlukla. Birbirine denk, mücadele içindeki 2 takım da olabilir tabi. Burada yaklaşım devreye girebilir. Bir Juventus – Milan maçını derbi kabul etmeyeni de anlarım, derbi diyeni de... Bence derbidir. Ama bir önceki tanımdan yola çıkıp “Fenerbahçe – Libadiyespor derbidir” demesin kimse bana… ya da desin...

Neticede derbi güzel maçtır, heyecan yaratır ve izlenir. Evveliyatı, hikayesi veya rekabeti olmalıdır. Bir maç derbi olarak nitelendirilirken altına “Aynı şehrin takımları” tanımı yerine 2 satır hikaye iliştirilsin.

12 Kasım 2010 Cuma

Şakacı Pique



Pique 2 gün önce Barcelona'nın Kral Kupasında Ceuta ile oynadığı maçta tribündeydi ve yediği yemişin çöplerini alt kattaki bir adama atıyordu. TV lere yansıyan bu görüntü sonrası Pique, şımarık ve terbiyesiz olarak nitelendirilmişti. Oysa kabukları attığı kişi fizyoterapist Juanjo Brau imiş. Bugün de twitter'a aşağıdaki pozu yollamışlar.


Pique tribünlerde rahat duran bir adam değil. Geçen yıl da Barcelona alt yapısındayken beraber oynadığı arkadaşı Fabregas'a aynı tacizde bulunmuştu :)


10 Kasım 2010 Çarşamba

Solskjaer 1. Adamlığa Adım Attı


Ole Gunnar Solskjaer 1996 yılında Molde'den 1,5 milyon paund karşılığında transfer edilerek Manchester United'ın kapısından girmişti ve o tarihten bu yana da evi terketmemişti. 2008 yılında futbolu bıraktıktan sonra da Manchester United'ın reserve takımını çalıştırmaya başlamıştı. Bugün itibariyle artık kendisine Manchester United'ın kapısını açan Molde'nin yeni teknik direktörü oldu. 1994-1996 yılları arasında Molde formasını 42 kez giydi ve 31 gole imza attı. Man. Utd. ile de 215 maçta 91 gol atmayı başardı. Man. Utd. formasıyla genellikle oyuna sonradan girerek maç çeviren bir isimdi. Alex Ferguson onun bu halinden çok memnundu ve Ole de ilk başlarda rahatsız olsa da sonradan bu duruma alıştı. Hatta onun saha kenarında oyunu iyi okuduğu için sonradan girip gol atmayı başardığı bile söylenmişti. Solskajer yeni görevine Ocak'ta, Norveç'te ise yeni sezon Mart'ta başlayacak. Umarım Molde kulübesinde kendisi gibi birini arama ihtiyacı duymaz ve başarılı olur.

Not; Bu arada Solskjaer'in Man. Utd. reserve takımında boşalttığı koltuğa Gary Neville'ın geçeceği söyletileri var.

7 Kasım 2010 Pazar

Lazio 0 - 2 Roma

''MI HAI REGALATO UN SOGNO ALEKSANDAR TI AMO'' - Bana bir rüya hediye ettin Aleksandar, seni seviyorum -
Vucinic de golü geçen haftalarda doğan oğluna hediye etti.
İlk yarıda ne olduysa hep zaman zaman oldu. Roma baskı kurdu ama zaman zaman, Lazio baskı kurdu ama zaman zaman, gol pozisyonları oldu ama zaman zaman. Oyun 1 kere maçın başında elektriklendi, ona da hakem hemen önlem aldı. Maçın başında Roma baskın başladı ama pozisyonu yoktu, sonrasında Lazio baskısını arttırdı ve önemli gol pozisyonları buldu. İlk yarının son 10 dakikasında da Roma etkili oldu. Açıkçası kötü bir ilk yarıydı.

İkinci yarı penaltı golüyle başladı. Net penaltıydı. Simplicio'nun sert şutu Lichtsteiner'in eline çarptı. Hatta o kadar sert bir şuttu ki Lichtsteiner elinden sakatlandı. Borriello penatıyı kötü kullandı, Muslera'nın kurtarması muhtemeldi ama inançsız bir şekilde atladı topa. Bu dakikadan sonra Lazio'nun kurduğu baskı ile maç derbi temposuna ulaştı diyebiliriz. İlerleyen dakikalarda Simplicio'nun ve Foggia'nın şutları direkte patladı. Derby della capitale maçlarının baş aktörü Rocchi bugün çok kötü günündeydi. Hiçbir katkı veremedi takımına. Yerine giren Zarate de etkisizdi. Hernanes 2 net pozisyonu harcadı. Değerlendirse bugün maçın yıldızı olacaktı. Floccari ise çabalamasına rağmen etkili olamadı. Roma'da ise defans hattı bir hayli başarılıydı. Menez'in çıkmasından sonra Simplicio hücum ile olan bağlantıyı kurmaya çalıştı. Harkulade değildi ama iyi oynadı. Maçın yıldızı şüphesiz Vucinic oldu. Attığı golü de geçen haftalarda doğan oğluna ithaf etti.

Totti maçtan önce ''Lazio kazanır, golü de penaltıdan Floccari atar'' demişti. Totti'nin totemi tuttu. Roma 2 penaltı golüyle maçtan galip ayrıldı. Ranieri'yi hiç sevmem. Geçen yıl bu blogda kendisinden özür dilemiştim. Geçtiğimiz haftalarda da o özrümü geri aldım. Şimdi ne diyeceğimi bilemiyorum ama bence kötü hoca.

52. dk Borriello (pen) 0-1
87. dk Vucinic (pen) 0-2

4 Kasım 2010 Perşembe

Şampiyonlar Ligi Notları #4. Hafta


- Bursaspor 4. maçından da 0 puan ve 0 gol ile ayrıldı. Bursaspor ilk 45 dakikada oynadığı en iyi Şampiyonlar Ligi maçını çıkardı. Manchester United'ın defanstan oyun kurmasını engellemek adına önde 4 kişiyle baskı kurdu, sık sık hataya zorladı. Yakaladığı pozisyonlar organize gelişen ataklar olmasa da yaptığı baskı sonucu kaptığı toplardan gelişti. İkinci yarının hemen başında yapılan hata ve yenilen gol ile her olur olmaz yerde dile getirilen tecrübesizlik bu sefer ortaya çıktı. Sercan Şampiyonlar Liginde kendini göstermek adına aşırı motive oluyor. Daha önceki maçlarda Volkan Şen de bunun izlenimlerini vermişti. Bursaspor zaman zaman oyun disiplininden koparak, takım oyunu oynamakta zorlanıyor. Ertuğrul Sağlam'ın bence kalan 2 maçta çözmesi gereken problem bu. Önce disiplin, sonra kolay gol yememek, en sonra da gol. 1996 da Fenerbahçe'nin 3 gol atarak 7 puan topladığını tekrardan belirtmekte fayda var.

- Bale herkesin dilinde. Geçen hafta yazıklarımızın aksini yazacak durumda değiliz. Adam mükemmel. Piyasasını arttırıyor. Muhtemel transferinde -İngiltere dışında- gideceği kulüpte bek oynacak olması ve yüksek maliyeti transferi zora sokabilir mi diye düşünüyordum ama piyasasını da arttırıyor bu haliyle. Geçen yıl Avrupa'nın en iyi sağ beki görülen Maicon'a nal toplattı desek yeridir. Barcelona Dani Alves'e 41,5 m euro vermişti. Daha yüksek bedelde bir bek transferi gerçekleşmedi sanırım. Buradan referans alınabilir.

- Werder Bremen'in pozisyonu mutlu ediyor beni. 2-3 takım dışında Alman takımlarına ısınamıyorum. Sampdoria'yı da tecrübeleri sayesinde geçmişlerdi. Beter olsunlar. Ne güzel Sampdoria, Cassano, Pazzini izleyecektik.


- Haftanın maçı Milan ile Real Madrid arasındaydı. Milan kötü oynadı ama İnzaghi gibi bir golcü olunca 2-1 öne geçti, az daha da kazanıyordu. Forvet ayrıdır, santrafor ayrıdır, doğru. Ben buna santrafor ayrıdır, golcü ayrıdırı da eklemek istiyorum. İnzaghi anasının karnından futbolcu olmak için değil, sadece gol atmak için doğmuş biri. İzlediğim futbolculardan ayırdığım nadir futbolculardan biridir. Tek işi var, o da gol atmak. Pippo dün attığı 2 golle Avrupa Kupalarındaki 70. golünü atmış. Raul'la beraber en çok gol atan futbolcu şu anda.

- Kobenhavn - Barcelona maçına da teknik direktörler Solbakken ve Guardiola'nın tartışması damga vurdu. Pinto'nun geçen maçta ıslık çalarak rakibi şaşırtmasını Solbakken eleştirmişti. Bu maçta da Kobenhavn'ın sert oyunu yüzünden Guardiola çılgına döndü. Maçın tamamını izleyemediğimiz için pek yorum yapamıyorum. Şu sıralar ligimizde de sertlik tartışmaları yaşanıyor. Aslında tartışmayı başlatan da, bitirecek olan da hakemler.

- Zilina kendi evinde 7 gol yedi Marsiya'dan. Platini sistemi ligi kalitesizleştirdi, Zilina gibi takımlara yer yok sesleri daha çok çıkmaya başladı. Ben Platini sistemi için biraz kararsızım. Şampiyonlar Ligi'nin daha çok uluslu olması önceden beri istediğim birşeydi. 3-4 yıl sonra güçsüz ülkelerin güçsüz şampiyonları hem tecrübe olarak, hem de maddi olarak daha iyi yerlere geleceğini ve rekabeti arttıracağını düşünüyordum. Lakin Platini sisteminin kötü yanı, artan gelirlerin iyi takımlara daha çok para gitmesini de sağlıyor. Bu nedenle sistem ters tepebilir. Sadece Avrupa Ligi'nin kalitesini yükseltmiş olur.

- Shakhtar - Arsenal maçı pol pozisyonlu bir maçtı. Eduardo Emirates Stadyumu'ndan sonra Donbass Arena'da da golünü attı ve sevinmedi. Bu sevinmeme mevzusu yapmacık mıdır, yoksa içten gelen birşey midir bilemiyorum. Empati kurmayı amaçlıyorum ama sonuçta Arsenal'de oynamamışım, orada birşeyler paylaşmamışım. Shakhtar formasıyla Fenerbahçe'ye gola ttığımı düşünüyorum da sanırım sevinmezdim.

Real Madrid'in 700. Golü


Real Madrid Milan maçı öncesi Avrupa kupalarında 699 gol atmış durumdaydı. 2-2 lik skorla Avrupa kupalarında 701 gole ulaştı. 700. gol ise Higuain'den geldi. Fatih Tekke Milli Takımın 500. golünü attığında bunun ne önemi var, ileride kimse hatırlamayacak tarzında konuşanlar, yazanlar vardı ama bu tarz istatistikleri demek ki sadece biz önemsemiyormuşuz. Marca çetelesini tutmuş. 100. golü Di Stefano, 200. golü Puskas, 300. golü Jensen, 400. golü Losado, 500. golü Guti ve 600. golü de Beckham atmış.

Real Madrid aynı zamanda Avrupa kupalarında en çok gol atan takım. Real Madrid'i takip edenler ise bayağı geriden geliyor. Öyle ki 500 gole ulaşan yok. Real'i 453 golle Bayern Münih, 416 golle Manchester United ve 403 golle Barcelona takip ediyor.

30 Ekim 2010 Cumartesi

Maradona'nın 50. Yaşı



Maradona bugün 50. yaşını kutluyor. Tabi efsane olunca tek başınıza kutlamıyorsunuz. Yukarıdaki fotoğrafta Maradona adına yapılan bir pasta var. Aşağıdaki fotoğrafta ise Napoli'deki sevenleri yaş gününün anısına kartondan Maradona heykeli yapmış.

27 Ekim 2010 Çarşamba

Lavezzi, Fantastico


Geçen hafta güzel bir haber geldi ve Serie A artık TV8 de yayınlanmaya başladı. Pazar günü İnter Sampdoria'ın elinden zor kurtulurken, pazartesi Milan Napoli'nin 10 kişi kalmasının avantajıyla 2-1 kazanmayı başardı. Lazio ve Chievo'nun şahlandığı, Pastore'nin yeni Kaka olmaya başladığı, Milan'ın geçen seneye oranla daha derli toplu olduğu, Roma'nın ise döküldüğü bu sezon daha zevkli geçeceğe benzer. Peki Lavezzi'nin attığı gole ne demeli?

Manastırda Basketbol


25 Ekim 2010 Pazartesi

Fenerbahçe - Galatasaray; Maç Sonu


Maç öncesi Fenerbahçe açısından duyulan endişelerin gerçekleştiği, Hagi'nin eldeki malzemeden tamamıyla verim aldığı, Fenerbahçe'nin ise özellikle ilk yarıda bloklar arası bağlarının kopuk olduğu, orta sahayı ise Galatasaray'ın kazandığını söyleyebiliriz. Fenerbahçe maça beklenen Volkan, Gökhan, Lugano, Yobo, Caner, M.Topuz, Emre, Dia, Stoch, Alex, Niang 11 ile çıktı. Galatasaray ise Aykut, Sabri, Neill, Servet, Hakan, M.Sarp, Cana, Ayhan, Elano, Misimoviç, Pino 11 ile dizilmişti.

Fenerbahçe'nin sistemindeki arızalar çok daha belirgin ortaya çıktı. Şunu çok açık söyleyebilirim ki takım, 4-2-4 oynuyor. Orta saha Mehmet Topuz ve Emre'ye kalmış biçimde. Fenerbahçe'nin 1. derece arızasının orta sahada olduğunu sezon başından beri yazıyorum. Yeri geldiğinde Daum'un da hakkını vermişizdir. Alex'i bir orta saha oyuncusu olarak göremeyiz. Alex forvettir. Daum döneminde de, Zico döneminde de forvetti. Aragones onu orta saha oynatmaya çalıştı olmadı. Geçen yıl Topuz ve Özer takımın kanatlarında oynuyor gözükse de biri orta sahanın sağında, diğeri de solunda oynuyordu. Aynı şekilde Deivid de böyle oynuyordu. Devamlı içeri girerek pas alış-verişilerine giriyordu. Dia ve Stoch kanat oyuncusu. Hatta kanatlarda oynayan forvettir. Yani bir Uğur Boral değildir. İkisi de genç oyuncu. Kazım kadar bile geriye gelip yardımlaşmayı beceremiyorlar. Gökhan her halükarda bunu telafi ederken, Caner telafi edemiyor. Çünkü Caner de defans yapmaktan çok hücum yapmayı bilen bir oyuncu. Gelmek istediğim nokta Dia ve Stoch'un kanat forvetler olduğu için orta sahanın içine çok girmemeleri ve dolayısıyla takımın orta sahada sıkıntı çekmesi. Galatasaray bugün 5 futbolcu ile kapattı orta sahayı. Fenerbahçe ise Topuz ve Emre ile kafa tutmaya çalıştı. Dolayısıyla mümkün olmadı. Pino'nun maçın başında arkaya sarkıp dar çıdan kaleye yolladığı ve Gökhan'ın çizgiden çıkardığı top tüm Fenerbahçe'lileri kitledi. Aynısı Young Boys maçlarında da yaşandı. Defans ileriye çıkmaktan çekindi. Çünkü önünde güvenemeyeği bir orta saha kurgusu var. Geniş alanda kalan takım ayağa top yapamazken, uzun oynamak zorunda kaldı. Emre ve Topuz'un da pestili çıktı. Emre'nin sarı kart gördüğü pozisyon ve sonrasındaki isyanı ilk yarının özetiydi. Bu yarıda Galatasaray ise orta sahada rahat top çeviren ama ileride yeterince çoğalamayan bir görüntüdeydi. Sık sık Pino'yu kaçırmayı denediler. Mümkün olmadığı zamanlarda da kaleye şut çektiler.

Aslında sahaya çıkan 11, golsüz bir derbinin yapılacak oyuncu değişiklikleri ile 70 dakikasında görülmesi gereken bir 11 di. Yani en baştan seçim yanlıştı. İkinci yarıda Aykut Kocaman'dan oyuncu değişikliği hamlesi bekledim. O oyuncu değiştirmek yerine takımın blokları bir birine daha çok yakınlaştırıp bağlantı kurmayı tercih etti. Kısmen başarılı olduğunu söylesek de orta sahanın ilk yarıda extra efor harcaması oyunun mutlak hakimi olmasını önledi. Alex-Semih değişikliği bir gerçeği daha ortaya çıkardı. Alex'siz Fenerbahçe pozisyon bulmakta zorlanıyor. Semih ceza sahasının içinde ve çevresinde etkili olabilen, arkadaşlarına duvar olabilen bir oyuncu. Orta saha ile forvet bağlantısı kurabilecek bir isim değil. En fazla 2. forvet olabilir işte. Yedekte bunu yapabilecek oyuncu yok. Özer olabilirdi ama sakatlandı. Belki Cristian oyuna dahil edilip, Topuz ve Emre biraz daha öne çıkabilirdi. Evet bazen maçı kazanmak için defansif orta saha bile oyuna sokmanız gerekebilir.

Özellikle bahsetmek istediğim 2 oyuncu var. Yobo'dan başlayım. Resmen Yobo diye bizi kandırıyorlar. Yobo değil, Uche bu adam. Lugano kadar etrafa saçılmayan, daha dengeli, müthiş fizikli, müthiş soğuk kanlı bir isim. Topla rakip arasına girince pozisyon bitiyor. Resmen oh çektiriyor. Bir tek ağzında sakızı eksik. Bir diğer isim Niang. Fizik, hız, topa hakimiyet, hava topu, zeka. Semih gibi her şeyden biraz var ama Semih'ten birer gömlek daha fazla var. Bulduğumuz en net pozisyonu tek başına yarattı. Yobo 1980 doğumlu, Niang 1979. İkisi de kendi ülkelerinde doğmuş. Endişelendiğim nokta acaba tam doğum yıllarında mı yazıldılar. Öyleyse eğer +4 yıllık sözleşmeye bugün imza atılsın.

Galatasaray'da öne çıkan isimler Pino ve Elano idi. Pino'nun maçın başında girdiği pozisyonun etkisi maç sonuna sürdü. Hücumda devamlı hareketliydi. Elano da Caner'in çıkmasını engelledi. Arkasında Sabri de sağlam durdu. Çok mücadele etti. Serkan'ın oyuna girmesiyle içeriye geçti ama yorgundu. Galatasaray'daki en büyük etken de bu oldu. Hagi de oyundan düşen oyuncuyu hemen değiştirdi ama arada kalite farkı vardı. Buna rağmen çıkan ilk 11, sonrasında yapılan değişiklikler Hagi'nin artısı olarak yazılmalı.

Fenerbahçe kazanması gereken bir maçı kazanamadı. Hedef maçların hiç birisinden galibiyet alamadık. Geçtiğimiz yıllarla kıyaslandığında, Aykut Kocaman'ın buna ''Anadolu maçları da en az bu maçlar kadar önemli'' cevabını verdi. Açıkçası diğer yıllar kazandık da ne oldu, şampiyon mu olduk demeye getiriyor. Kısmen doğrudur. Lakin derbileri kazanmak gerek. Bugün kazansaydık Galatasaray ile lider arasındaki fark 11 olacaktı. 10 puan da az bir fark değil ama rakibe tattıracağın mağlubiyet ile psikolojik olarak üstün duruma geçecektin. Derbi konusunda sanıyorum en başarılı hoca Zico idi. Eğer Zico takımın başında kalsaydı 3. yılında deplasmanlardaki puan kaybı psikolojisini çözeceğine emindim. O zaman Aziz Yıldırım'ın istediği gibi yürüye yürüye şampiyon olurduk. Derbiler de 3 puan üzerinden değerlendirilse de hepimiz biliyoruz ki öncesi ve sonrası psikolojik olarak daha farklı.

Aykut Kocaman 2. yarıda daha iyi olduğumuzu söylemiş. Umarım bu düşünce sonraki hedef maçlar için Aykut Kocaman'ı yanıltmaz. Haftaya Bursaspor deplasmanı var. Bu şekilde kopuk oynarsak Bursaspor bizi hacamat eder. Üstelik Lugano'da yok. Aykut Kocaman ve Alex çok konuşuldu ama bu tartışma Alex gitmeden bitmez. Bu sistemde oynayacaksak bize Alex değil, Guti lazım. Alex ile oynayacaksak Stoch ve Dia'dan birini kesmemiz Topuz'u sağa kaydırıp pas alış-verişine sokmamız gerek. Üstelik Emre'nin yanına da partner transfer etmemiz lazım. Kısacası devrede ya Guti muadili bulmalıyız ya da Appiah muadili. Özer'den Guti olur mu bilinmez. Bu düzenle Kasımpaşa'yı, Konyaspor'u yeneriz ama hedef maçlarda hep sıkıntı çekeriz.

23 Ekim 2010 Cumartesi

Fenerbahçe - Galatasaray; Maç Öncesi

Bir derbi haftasının yavaş yavaş sonuna gelirken, son yıllardaki en sönük derbi haftası olduğunu söylersek yanılmış olmayız. Galatasaray'ın içinde bulunduğu durum neticesinde derbi çok az konuşuldu. Bu nedenle yazıya Galatasaray'dan başlamakta fayda var.


Galatasaray Rijkaard'ın yerine Hagi'yi getirmesi taraftarlar arasında genel olarak olumlu bir hava yarattı. Bu hava duygusallık kokuyor. Zaten şu ara Galatasaray'a teknik direktörün becerilerinden çok sevgi ortamı gerek. Bu nedenle Galatasaray'lı futbolcuların klasik derbi mücadelesinden daha ötesini sergileceklerini düşünüyorum. Dolayısıyla geçmiş maçlardaki başarısızlıkların nedenlerini irdelemek yerine masa üstündeki temiz kağıda bakmakta fayda var. NtvSpor'un haberine göre Baros, Kewell, Arda ve Aydın sakatlıkları sebebiyle yok. Kaleci Ufuk da cezası sebebiyle oynamayacak. Dolayısıyla Hagi'nin oyuncu bazında çeşitli hamleler yapması kısıtlı. Tugay Kerimoğlu'ndan alacağı referanslarla kadroyu kuracaktır. İlk önceliği ise gol yememek olur bence. 10 yıldır Şükrü Saraçoğlu'nda kazanamaması ve genel tablonun durumuna göre beraberlik başarıdır. Planlar öncelikle bu yönde olabilir.

Fenerbahçe'de ise tehlike, herkes tarafından bariz favori gösterilmesi. Bu tip maçlarda ne kadar çok favori gösterilirseniz o kadar sıkıntı yaşarsınız. Son yıllarda alınan rahat galibiyetlerin hiç birinde bariz bir favori yoktu. Aykut Kocaman şu an kadroda bulunan en eski oyuncu kadar bu derbide forma giymiş bir isim. Bu bağlamda derbinin havasını, süprizlerini çok iyi biliyor. Futbolcuları rehavetten uzaklaştırmayı başaracağını düşünüyorum. Oyun anlamında Konyaspor maçı referans olmaz ama oradan güzel ışıklar verdi Fenerbahçe. Mehmet Topuz'un son oynadığı futbol kendisine güven getirmiş olmalı. Sezon başından beri aksayan orta saha Konyaspor maçında hatasızdı diyemeyiz ama umut verdi. Fenerbahçe'nin futbolundaki dalgalanmada temel sorun bu nokta. Burayı oturttuğu takdirde hücum hattında daha net senkron ayarı oturtulabilir. Yobo, Lugano ve Niang banko forma giyecek yabancılar. Alex'i de eklersek 4 ediyor. Şu ana kadar kanatlarda oynayacak oyuncular hususunda herhangi bir süpriz haberi çıkmadı. Muhtemelen Stoch ve Dia'yı beraber ilk 11'de göreceğiz. Dolayısıyla sol bekte yine Caner oynayacak. Burası bana göre defans olarak Fenerbahçe'nin en zayıf noktası. Galatasaray buradan oynamayı düşünebilir. Eğer düşünmezse bu sefer Caner'in bindirmeleriyle Fenerbahçe'nin hücum olarak en güçlü hattı haline de gelebilir. Konyaspor maçında Fenerbahçe'nin rakip takımın göbeğini 2'ye 1'ler ile çok iyi dağıttığını da ekleyelim. Galatasaray'da da Servet-Neill ikilisinin uyumu skoru doğrudan etkileyecektir.

Saha dışında da çok fazla olay çıkacağını zannetmiyorum. Maçın tansiyonu da düşük olacaktır. Tansiyonun düşük olması bence Galatasaray adına bir şans. Genelde bu tarz maçlarda ortam gerildiğinde ev sahibi takım sonuca daha kolay ulaşıyor. Galatasaray açısından yeni bir heyecan, Fenerbahçe açısından ise beklenenden zor bir maç olacak. Bu maç 1 hafta önce oynansaydı banko olarak Fenerbahçe diyebilirdim ama dediğim gibi şu ortamda daha zor bir maç olacak. Yine de Fenerbahçe'nin kazanacağını düşünüyorum.

21 Ekim 2010 Perşembe

The Chance

Orkun Dervişler, Okan Buruk, Kerem Tulgar
Geçtiğimiz hafta perşembe günü Türkiye Futbol Federasyonu'nun Riva'daki tesislerinde Nike ''The Chance'' seçmelerine davet edildik. Seçmelerine ben ve Sencer'in dışında, Salih(Noat Samisa), Uğur(PC Lion), Mustafa Özdemir de davetliydi. Yağmurlu ama futbola elverişli güzel bir gündü. Sabahtan akşama kadar tüm gün orada bulunmak, genç milli takımlar antrenörü Okan Buruk ile sohbet etmek, İngiltere'ye gitmek için hevesli 76 futbolcunun 4 maçını izlemek eğlenceliydi. Çok keyif aldığımızı söyleyebilirim.

Salih ve ben Anıl Toşur'u çok beğenmiştik.
İlk 2 ye giremedi ama yedek listede seçildi
İlk etapta oyuncular 6 takıma ayrıldı ve herkesi 1 kere de olsa izleme şansına eriştik. İzlenilen 3 maçın sonunda genç milli takımlar antrenörü Okan Buruk ve u-17 milli takım antrenörü Okan Gültang en iyi 22 oyuncuyu final kadrosuna seçti. Final maçı ise dişe diş bir maç oldu. Herkes elinden geldiğince mücadelesini ortaya koydu. Biz arkadaşlar olarak kafamızda belirlediğimiz 3 oyuncu da Okan Buruk'un seçtiği 2 asil + 3 yedek listeye girmeye başardı. Turnuvayı kazanıp İngiltere'ye gitme şansına erişen 2 futbolcu ise Kerem Tulgar(1991) ve Orkun Dervişler(1991) oldu. Turnuvaya katılım şartlarında birisi daha profesyonel olmamış, yani amatör lisanslı olmaktı. Kerem Antayaspor'un A2, Orkun da Serdivanspor'da oynuyormuş. Her ikisi de İngiltere'ye gitmeyi hakketti diyebiliriz. Kerem soldan sık sık içeriye giren, golcü bir açık oyuncusu. Orkun ise defansın önünde oynayan, ayağı düzgün bir defansif orta saha. İlk maçında stoper oynaması ve takımın geriden oyun kurmasını sağlaması bizim çok hoşumuza gitti.

Kerem ve Orkun 19-23 Ocak tarihleri arasında İngiltere'de olacaklar. Orada şu an 42 ülkede devam eden Nike The Chance seçmelerine katılan oyuncularla kamp yapacaklar. Bu kampın başında Arsene Wenger'in programı dahilinde Huw Jennings ve ekibi bulunacak. Londra'daki seçmelerde beğenilen 8 oyuncu The Academy bünyesinde Mayıs 2010-Temmuz 2011 aralığında 10 aylık futbol eğitim bursu kazanacaklar. Umarım her 2 oyuncumuz da bu bursu almayı başarırlar.

Benim merak ettiğim ve özellikle yetkililere sorduğum bir soru da bu arkadaşların Ocak ayına kadar olan antremanları nasıl olacağıydı. Kazanan arkadaşlar öncelikle kendi takımlarındaki antremanlarına ve maçlarına devam edecekler. Bunun yanında Nike SPARQ (Speed, Power, Agility, Reaction, Quickness yani Hız, Güç, Çeviklik, Tepkime, Çabukluk) ve psikolojik olarak destek vereceklermiş. Zira İngiltere'deki seçmelerde SPARQ önemli bir kriter olacakmış. İçeriğinde oyuncuların fiziksel kapasitelerini arttırmak için kullandıkları bazı antreman teknikleri varmış.

Özetle hem bizim için hem de futbolcu arkadaşlar için güzel ve verimli bir gün olduğu kanısındayım. İlk defa düzenleniyor olmasından dolayı bazı eksiklikler olmuş olabilir. Mesela benim gördüğüm eksikliklerden birisi tüm futbolcuların konçları ve çoğu futbolcunun kramponu aynı olmasıydı. Bizi bu organizsayona konuk eden Nike'a teşekkür ve İngiltere'de bizi temsil edecek Kerem ve Orkun'a başarılar diliyoruz.


Şampiyonlar Ligi Notları #3. Hafta


- Bursaspor'un maç yazısını yazmadık madem öyle kısaca değinelim. Bursaspor'un ligdeki konumuna baktığımızda bu yıl Süper Lig şampiyonluğunun meyvesini yemekten öte tekrar şampiyonluğa oynayan bir ekip görüyoruz. Yani bir Sivasspor örneği yok ortada. Dolayısıyla Şampiyonlar Liginde en azından bir hareket göstermesini bekliyorum ben. Bizler hocaları eleştirirken genellikle kendi kafamızdaki futbola göre değerlendiriyoruz. Sahadaki futbol bizim düşüncelerimiz çerçevesinde olunca olumlu eleştiri, bizim düşüncemizin aksi olunca olumsuz eleştiri oluyor. Açıkçası Ertuğrul Sağlam'ın 3 maçlık performansı -her ne kadar 2 si Britanya deplasmanı olsa da- beni ümitvar etmiyor. Şampiyonlar Liginin 1. kuralı gol yeme, yenilme. Bunları başardığın zaman her zaman bir ümit olur maçta. Rangers bu mentalite ile 5 puan toplamış durumda. Ben hocanın yerinde olsam 4 lü defansın önüne Hüseyin, Svensson, Ergiç 3 lüsünü, onların önüne de Turgay, Sercan, Volkan 3 lüsünü koyarım. Ama dediğim gibi hocanın Insua'yı oynatmaktaki düşüncesi nedir bunu öğrenmek lazım. Şu da bir gerçek ki Bursaspor 0 gol attı ve 0 puan topladı. 

- Bu hafta hem rakip kaleye hem de kendi kalesine gol atanlar oldu. Rangers - Valencia maçında Edu güzel bir kafa golüyle önce takımını öne geçirdi, aynı güzellikte olmasa da yine güzel bir golle Valencia'nın beraberlik golünü kendi kalesine attı. Bayern Münih - Cluj maçında da Cadu önce takımını öne geçirdi, sonra Bayern'e beraberliği getiren golü kendi ağlarına attı. Bayern'in ikinci golünü de Cluj'lu Panin kendi kalesine attı. 3. golü Gomez attıysa da ben o golü yine Cluj'a yazardım.

- Inter - Tottenham maçı ise çok ilginç bir maç olmuş. Maçın başlamasıyla İnter golü attı, 8. dk da Gomes kırmızı kart gördü ve penaltıdan 2-0 oldu. Devre bittiğinde skor 4-0 dı. Inter için harika olan bu başlangıca Gareth Bale isyan etti. Attığı goller bir Playstation turnuvasında atılsa bu oyunda bug var denilirdi. Gelişimi muazzam ivmelenmiş durumda. Lakin onu almak isteyen daha büyük bir kulüp muhtemelen bek kullanmak isteyecektir ve bir bek için de yüksek bonservis vermek istemeyebilirler. Twitter da Fırat Selçuk Cudicini için ''senede 1 cl maçı yapmazsa ölecek hastalığı olan'' yazmış. Gerçekten de öyle.

- Liglerinde kötü performans sergileyen Schalke ve Lyon maçlarını kazandılar. Şampiyonlar Ligi'nin golcü oyuncusu Raul'un attığı 2 gol büyük ustalık kokuyor. Raul attığı bu gollerle 68 gole ulaştı.

- Haftanın maçı Real Madrid ile Milan arasındaydı. Acaba geçen seneki süprizle karşılaşırmıyız umuduyla izledik ama malesef. Özil müthiş oynadı. Keza Ronaldo da öyle. Bir ara Milan'lı kasaplar Ronaldo'nun ayağını eline verecek sandık ama kazasız belasız kurtuldu. Mourinho Ronaldo için bir şans. Ben Ronaldo'da toparlanma emareleri görüyorum. Zamanında Beckham'a medyatik yüzü nedeniyle haksız yere çok fazla yüklenildiğini söylerdim. Ronaldo da artık daha aklı başında davranmaya başlamış gibi. Saha içindeki gereksiz hareketleri de bence azalıyor.

- Deplasmanda kazanan 2 takım var. Biri Spartak Moskova deplasmanında kazanan Chelsea, diğeri Roma deplasmanında kazanan Basel. Chelsea'yi bir kenara bırakalım, normal sonuç. Basel Roma'yı 3-1 yenerek haftanın süprizine imza attı. Basel teknik direktörü Thorsten Fink, Bayern Münih formasıya Şampiyonlar Liginin en dramatik finalini kaybetmiş, 2 sene sonrada kupayı kazanmış bir isim. Teknik direktörlük kariyeri Matthaus'un ayrılmasıyla Trapattoni'nin Salzburg'unda yardımcı hocalık ve geçen yıl Almanya 3. liginde FC Ingolstadt 04 takımın teknik direktörlüğünden ibaret. Basel bu sezon ilk Şampiyonlar Ligi galibiyetini alarak grubu da karıştırdı. Bayern'in ardından 3 takım, Cluj, Basel ve Roma 3 er puanda. Her şey olabilir bu grupta. Roma teknik direktörü Ranieri için geçen yıl gösterdiği performans nedeniyle özür dilemiştim. Geri aldım o özürü.


- Basel'in 2. golünü atan Inkoom'dan bahsetmezsek olmaz. 2009 da oynanan u-20 Dünya Kupasında takımın yıldızlarından biriydi. Geçtiğimiz yaz da Gana'nın Dünya Kupası kadrosundaydı ve 2 maçta forma giydi. Her geçen gün kendisini geliştiriyor ve yakın gelecekte daha büyük bir kulüpte görme imkanımız var. Gana'nın 2014 Dünya Kupasında da büyük iş yapacağını tahmin ediyorum. Inkoom zirve transferine 2014 de imza atabilir.

Toplu Sonuçlar; İnter4-3 Tottenham, Twente 1-1 W.Bremen, Schalke 3-1 H.Tel Aviv, Lyon 2-0 Benfica, Rangers 1-1 Valencia, Man. Utd. 1-0 Bursaspor, Panathinaikos 0-0 Rubin Kazan, Barceolna 2-0 Kopenhang, Roma 1-3 Basel, Bayern 3-2 Cluj, S.Moskova 0-2 Chelsea, Marsilya 1-0 Zilina, Ajax 2-1 Auxerre, R.Madrid 2-0 Milan, Braga 2-0 Partizan, Arsenal 5-1 Shakhtar.

20 Ekim 2010 Çarşamba

Rijkaard Kovuldu


Turuncu devrim, total futbol nidaları ile geldi Galatasaray'a. Bugün ise hepsi eline verilerek geri gönderildi. Başarı sadece teknik direktörde biten bir olgu değil. Bunun yanında taraftar, yönetim, futbolcu, hatta malzemeci de eklenmesi gerekir. Rijkaard her ne kadar futbolcuyla iyi geçinse de aynı derecede kriz dönemini yönetemeyerek arası futbolcu ile arası kötü olan bir teknik direktör görüntüsü sergiledi. Bence perşembenin gelişi Ocak ayı transfer döneminde ortaya çıkmıştı.

Rijkaard kötü müydü? Şu tabloya bakınca iyi demek imkansız. Üstelik ileriye dönük tek bir ışık bile vermiyordu. Gönderilmesi doğru muydu? Evet, doğru. Peki tüm suç Rijkaard'da mıydı? Hayır, değildi. Suçun çok büyüğü Galatasaray yönetimindedir. Adnan Polat her ne kadar ''Yaptığımız bütün transferlerden hocamızın onayı var'' dese de çevreden gelen haberler farklı bir yorum katıyordu olaya. Rijkaard'ın her transferden haberi vardı ama onaylamak zorunda kalmıştı. Esas istediği transferler yapılmamıştı. 

Ayrılığın artından çok fazla şeyler söylemeye gerek yok. Netice itibariyle çoğu kez olduğu gibi gitmesi gerekenler oldukları yerde duruyorlar. Belki gelmemesi gerekenler de gelecek. ''Sezon sonuna kadar takımın başında kalacak'' gibi verilen sözler de artık ''Biz demokratik bir kulübüz'' lafına devşirilir. Türk futboluna hayırlı olsun.

18 Ekim 2010 Pazartesi

Del Piero'dan Bir Rekor Daha


Aradan 18 sene geçti ve Lippi, R.Baggio'yu takımdan gönderip Del Piero'yu yıldız statüsüne soktuğundan beri Del Piero hala yıldız. Nasıl olmasın ki! Del Piero haftasonu Lecce'ye attığı gol ile Boniperti'nin 178 gollük rekorunu egale etmeyi başardı. Önce Juventus tarihinin en fazla forma giyen oyuncusu oldu ve artık Juventus forması ile Serie A da en fazla gol atan oyuncusu olmasına sadece 1 gol var. Boniperti 1946 yılında alt yapısından çıktığı Juventus'ta tam 15 sezon forma giydi ve 1961 yılında yine Juventus'ta futbolu bıraktı. Yalnız Boniperti'nin kariyerinin son yıllarında santrafor değil, sağ açık oynadığını da belirtmekte fayda var.

Del Piero'nun Lecce'ye attığı gol ise kariyerinin ufak bir özetiydi. Önce soğuk kanlılıkla topu kontrol edip sol ayağına aldı ve sonra kaleciyi çeresiz bırakacak şutu ile harika bir gol attı. Del Piero maçtan sonra yaptığı açıklamada ''Boniperti her zaman onun rekorunu kırmamdam mutluluk duyacağını söylerdi. Onu arayacağım ve konuşacağım. Onun gerçekten mutlu olacağına eminim'' dedi. Bu golün bir başka özelliği de Del Piero'nun Serie A da tam 5 ay sonra golle buluşmasıydı. En son geçen sezonun 37. haftasında Parma'ya gol atmıştı ve bu sezon ilk defa Serie A da golle buluştu.

Giampiero Boniperti