28 Ağustos 2008 Perşembe

The Show Must Go On

Sezonun ilk yüksek tempolu ve önem taşıyan karşılaşmasıydı bu akşam izlediğimiz. Şampiyonlar Ligi'ne kalmak ve o lacivert fondaki müziği dinleyecek olmanın vereceği hazzı düşününce daha da önemli bir hal alıyordu bu maç. Başlangıcında yapılan organizasyon da hem takımı hem tribünleri havaya sokmaya yetti. Takımların sahaya çıkmasıyla beraber sergilenen koreografinin altında 'The Show Must Go On' çalıyordu ki bu zamana kadar tribünde en keyif aldığım organizasyon oldu.

Maçın başlamasıyla beraber sahneyi Partizan taraftarı aldı. Organize bir şekilde bütün tribün soyundu ve maçı çıplak izlemeye başladılar. Zaten ilerleyen dakikalarda da tempolarını net bir şekilde korudular koltuk falan sökmeden. Bu bağlamda "ben ateşli taraftarım" diyenler bir kez daha düşünsünler.

Maça gelince; Fenerbahçe, Gaziantepspor maçı sonrası beklenenden oldukça iyi bir şekilde başladı. Tabi son lig maçına göre beklentiye girmek çok mantıklı değil ama insanlar ister istemez tur için endişelenir olmuştu. Üstüne bir de Edu ve Emre'nin sakatlıkları eklenince endişe arttı. Ama beklenenin aksine kendine güvenen ve rahat bir futbol oynamaya başladı Fenerbahçe. Semih faktörü önemliydi tabi. Sakat olmasına rağmen ileri ucu organize ediyor ve kanatlardan gelen akınlarda pozisyon arıyordu. Güiza ise kimine göre "Kezman'dan farksız" kimine göre ise "kumaşı iyi" bir futbolcu. Bana göre ise inanılmaz yetenekleri olmayan fakat çok faydalı bir oyuncu. Kezman'dan farklı olarak daha dirençli ve top kontrolü daha iyi. Belki biraz daha zeki. Bu ikiliyle hücumda büyük sıkıntılar yaşamayacağımız ilk dakikalarda belli olmuştu. Partizan takımı da büyük tehlikeler yaratamıyordu zaten kalemizde. Sıklıkla kanattan geliştirmeye çalıştığımız ataklarda işler taraf çoğunlukla sağ kanattı. Zira takımın bugün için tartışmasız en kötü ismi Uğur'du. Sevilla maçlarının kredisini fazlasıyla kullandığını belli ediyor, "başkanım beni değiştir" dercesine oynuyordu. Kazım ise bilinen laubaliliğinde ama az çok işini yapar haldeydi. Gökhan'la beraber bugün daha çok yardımlaştılar. Zannımca MTK maçlarından sonra birileri şahsi oyunu konusunda kendisine çok sevecen şeyler söylememiş. Carlos ise sol kanadı elinden geldiğince çekip çevirme çabasında, bunu yaparken kötü oynayan Uğur'u da harcamama konusunda özenliydi. Fırsat buldukça Uğur'a pozisyon yaratmak istiyor ama Uğur'un döktüklerini toplama konusunda uzmanlaşıyordu. Ortada sahanın en iyisi olan Alex yeni yerine kendini alıştırmış gibiydi. Kanatlarda Kazım ve Uğur'un yavaşlattığı takımı atağa kalkarken hızlandırma çabasındaydı Alex ve Maldonado ile oldukça iyi yardımlaştı. Maldonado ise bugüne kadar izlediğim en olumlu oyunlarından birini sergiledi. Yine güvenilir paslardan yana fakat daha çok atak yönüne doğru. Birkaç uzun mesafeli ara pası denemesinin yanında ceza sahasının dışından çok iyi bir de şut denemesi oldu kalecinin kurtardığı. 2 arapası 1 şut bahsedilmeye değer şeyler değil gibi görülebilir ama benim şu ana kadar izlediğim Maldonado için gerçekten bahsedilesi. Defans hattı ise az çok bildiğiniz gibiydi. Gökhan ve Carlos defansif yönde üstlerine düşeni yaptılar sayılır birkaç küçük hata dışında. Yasin başlarda bir kaç kritik daha yapsa da saç baş yolduran adam değildi. Gerçi 2 yıldır hocalar o bölgede neden Önder'i oynatmaz anlayabilmiş değilim ama değişmeyecek gibi. Lugano, yanında Edu'yu özlüyor gibiydi. Volkan ise hatasız oynadı, golde hatası yoktu. Oyuna sonradan giren Önder'in ortasahada oynaması Aragones'in yönetime bir mesajı gibiydi bana göre. Onun için pek değerlendirilecek yanı olmadığını düşünüyorum. Gürhan gayet hırslı ve hevesli. Ama zaman zaman acemice davrandığı oluyor, top rakipteyken ve uzaktayken nerde duracağını pek kestiremiyor. Deniz ise son dakikalarda girdi ve pek bişey anlamadım, yanlış görmediysem saçını kestirmiş.

* * *
Fenerbahçe maçın genelinde her an gol atabilir görünümde oynadı, neticesinde attı da. Defans ise golü yiyene kadar tribünleri pek endişelendirmiyordu. Bu nedendendir ki skor 2-0'a geldikten sonra savsak oyun başladı ve Partizan'ın golü geldi. Sonrasında Partizan gaza gelip ataklarını yoğunlaştırsa da Fenerbahçe fazla panik olmadı. Tabi tribündeyken maçın son 15 dakikası çok sancılı gelmişti ama tekrardan özetini seyredince ve şöyle bir düşününce çok da zorlanmadığımızı gördüm.


Netice itibariyle maç sonunda turu atladık ve Şampiyonlar Ligi'ne kaldık. Takımlar soyunma odalarına giderken de beklenen oldu ve stadda 'Disko Partizani' çalmaya başladı. Duruma sinirlenen Partizan taraftarı polis barikatlarının da verdiği güven duygusuyla tel örgülerin dibine giderek Fenerbahçe'li taraftarlara "bittiniz siz" tribi yaptılar. Bizimkiler onlara Türk, onlar bizimkilere Sırp bayrağı açtı. Sonrasında ne oldu bilmiyorum, staddan çıktığımda "Türkiye Türkiye" seslerini duyuyordum dışarda.

* * *

Son olarak bugün Genç Fenerbahçeliler'in bulunduğu Maraton üst tribününde hayata geçirilen bir uygulamaya tanık oldum. Staddan dönerken serviste duyduğum kadarıyla bu tribündeki taraftarlara sarı ve lacivert bileklikler hazırlanmış. Kill For You'nun bulunduğu bloktakilere lacivert, Genç Fenerbahçeliler'in bulunduğu bloktakilere sarı bileklik takılıyormuş maç öncesi (tam tersi de olabilir). Buna göre kendine ait olmayan bölümde maç izlemeye çalışanlar tespit ediliyormuş. Aziz Yıldırım'ın bu konuda bu kadar teferruatlı çalışacağını tahmin etmiyordum, işin sonucu nereye varacak merakla bekliyorum. Bu arada bu bahsettiğim tribünde maç izleyen arkadaşlar varsa uygulamanın detaylarından bahsederlerse sevindiririm.

2 yorum:

Okhy Dokhy dedi ki...

şu bir avuç taraftar gruplarının mevzuları bana kabak tadı verdi be abi.milyonlarca fenerbahçe taraftarı şu birer avuç insanın kahrını neden çeksin?
çöksünler de maçı izleyelim.eminim ki onlardan çok daha iyi fenerliyim ve de benim gibi milyonlar var.

Beercholic dedi ki...

sırp taraftarların disko disko partizani çaldığı andaki yüz ifadelerini izlemek çok keyifliydi..